İnsan acizliğini idrak etmeli
|
Sual: Bazı akıllı ve zeki kimseler bir şey yaratamaz mı?
CEVAP
Elbette yaratamaz. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Yerde ve göklerde
bulunan bütün varlıkları, maddeleri, cisimleri, özellikleri, olayları,
kuvvetleri, kanunları, bağlantıları yaratan, yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı
yoktur. Ondan başkasına yaratıcı denemez.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Her şeyi yaratan Allah’tır.) [Zümer 62]
(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]
(Her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah’tır.) [Mümin 62]
(Allah’ın yarattığı gibi yaratıcı ortaklar buldular da, bu yaratmayı birbirine
benzer mi gördüler? Her şeyi yaratan Allah’tır.) [Rad 16]
Karada, denizlerde, havada yaşayan hayvanların [mikropların, atom çevresindeki
elektronların, moleküllerin, iyonların] ve insanların, meleklerin ve cinlerin,
yani her var olanın kendisini ve hareketlerini ve işlerini ve durmalarını,
ibadetlerini ve günahlarını, iyiliklerini, zararlarını, küfürlerini ve
imanlarını yaratan Odur.
Sineklerin, böceklerin, mikropların, yıldızların, rüzgarların hareketlerini
[elektrik itme ve çekmesini, maddenin çekimini, sıvıların ve gazların kaldırma
kuvvetlerini] yaratan yalnız Odur. İnsanların ve diğer canlıların rızkını
yaratan, gönderen Odur.
Canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamları hasta yapan, hastaları iyi eden
yalnız Allahü teâlâdır. Mikrop, doktor birer sebeptir. İşi yaratan, bunlara etki
eden Odur. Ateşte yakmak, karda soğutmak, [elektrikte ısı, ışık ve elektroliz
hasıl etmek] hassalarını hep O yaratmaktadır. Ateş, kar, elektrik, görünen
sebeplerdir. Allah’ın âdeti olan vasıta ve şartlardır. [Duygu organlarımızı,
bunlardaki duyma kuvvetlerini, hücrelerdeki beslenme, üreme, zararlı maddeleri
çıkarma, kalbi, kanı, kan sisteminin, öteki doku ve organların ve sistemlerin
çalışmalarını, aralarındaki düzeni yaratan hep Odur.]
Dinsizlerin ve zındıkların, (Her madde ve kuvvet, kendi özelliği ile kendisi
etki eder. Mesela, ateş yakıcıdır. Her zaman, yakar) demeleri çok yanlıştır.
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Sebeplerin etkisi kendiliğinden değildir.
Sebepleri var edince, bunların etkisini, işlerini de hemen yaratması, Onun
âdetidir. Ateşte yakmak özelliğini yaratmasa, ateş yakamaz. Ateşe düşen kimseyi,
o istemezse, ateş yakmaz. Maddenin kendinde özellik yoktur. Maddenin
özelliklerini, sebeplerin etkilerini ve işlerini, Hak teâlâ yaratıyor. O
dilemezse, bu özellikleri ve etkileri yaratmaz. Dileseydi, karda sıcaklık,
ateşte soğukluk yaratırdı. Nemrud’un ateşi Hz. İbrahim’i yakamadı. Eğer yakmak,
ateşin özelliği olsaydı, elbette yakardı. Yakma işi, ateşten değil, Allahü
teâlâdandır. Kılıcın kesmesini, merminin delmesini, zehirin öldürmesini yaratan
Odur. Denize düşende boğulmayı yaratıyor. Dilerse, boğulmasına mani olur. Kuşun,
tayyarenin uçmasını, [havanın kaldırmasını, sürtünme kuvvetlerini] yaratan Odur.
Bu özellikleri, kuvvetleri yaratmasa, bunlar uçamaz.
Allahü teâlâ, maddelerde dilediği özelliği, işi, yaratır. Yarattığı iş, maddeden
hasıl olur. Fakat, Allahü teâlânın hikmeti ve âdeti şöyledir ki, her maddeye
belli özellik, belli etki vermiştir. Maddeleri, birbirlerinin değişmesine sebep
kılmıştır. Buğday tohumundan buğday, arpadan arpa yaratır. İnsandan insan,
hayvandan hayvan yaratır. Yemek ile karın doymasını yaratıyor. Eğer doymak
yaratmasa, ne kadar çok yesek doymazdık. Susuzluk yaratmasaydı, hiç su içmesek
susamaz idik. Her şeyi yerli yerince yaratan Allahü teâlâya hamd olsun!
Allah’ı anlamak
Tıp ve fen fakültelerinde okuyup da, mahluklardaki sanat inceliklerini,
aralarındaki mükemmel bağlantıları gören ve anlayabilen aklı başında bir
kimsenin, Allahü teâlânın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, ilmine, kudretine
inanmaması mümkün değildir. İnanmayanın, cahil yahut inatçı olması gerekir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Varlıklardaki nizamı düşünerek Allahü teâlâya iman ediniz!) [Berika]
Astronomi okuyup da, yer küresinin, ayın, güneşin ve bütün yıldızların boşlukta
dönmelerinde ve birbirlerinden uzaklıklarında bulunan düzeni, hesapları anlayan
kimsenin, imanı artar. Dağların, madenlerin, nehirlerin, denizlerin,
hayvanların, nebatların hatta mikropların yaratılmasında, çeşitli faydalar
vardır. Hiçbiri boş yere, lüzumsuz yaratılmamıştır. Bulutlar, yağmurlar,
şimşekler ve yıldırımlar, yeraltındaki sular ve enerji maddeleri ve hava, kısaca
her varlık belirli hizmetler, belli vazifeler yapmaktadır. İnsanlar, bu sayısız
mahlukların, sayılamayacak hizmetlerinden bugüne kadar pek azını
anlayabilmiştir. Mahlukları kavrayamayan insan aklı, bunların yaratanını nasıl
kavrayabilir? Onun büyüklüğünü, sıfatlarını biraz anlayabilen İslam âlimleri,
şaşkına dönmüşler, (Onu anlamak, anlaşılamayacağını anlamaktır)
demişlerdir. (İslam Ahlakı)
İnsanın yeri
Sual: Mahluklar içinde, insanların yeri nedir?
CEVAP
İnsanların dereceleri, bütün mahlukların tam ortasındadır. İslamiyet’e
uyanlar, yükselirler, meleklerden üstün olurlar. Nefslerine ve kötü arkadaşlara
uyarak, İslamiyet’ten uzaklaşanlar, alçalırlar.
İnsan, ruhu tarafından meleklere, bedenin yapısı bakımından hayvanlara
benzemektedir. Ruh tarafını kuvvetlendiren kimse, meleklerden de üstün olur.
Çünkü beden, insanı meleklikten uzaklaştırmakta, hayvanlara yaklaştırmakta iken,
bu alçalmaya karşı koymuş ve yükselmiştir. Melekte, hayvanlaştırıcı bir beden
yoktur. İyilikleri, meleklik ile birlikte yaratılmıştır.
Bir kimse, bedeni kayırır, nefsi kuvvetlendirirse, hayvanlardan aşağı olur.
Allahü teâlâ, (Hatta onlar, hayvanlardan daha aşağıdır) buyurarak, böyle
kimselerin kötülüklerini bildirmektedir. (Araf 179, Furkan 44)
Çünkü, hayvanda akıl yoktur. Meleklere benzeyen ruhları da yoktur. Şehvetlerine
uymaları suç olmaz. İnsanlara akıl ışığı verilmiş olduğundan, nefslerine
uymaları, doğru yoldan sapmaları çok çirkin olur. İnsanların, hayvanların
yaşamaları için, en çok gerekeni havadır. Havasızlığa birkaç dakikadan fazla
dayanamazlar. Hemen ölürler. Hava, aramakla, bulmakla, zahmet çekmekle ele
geçecek bir şey olsaydı, bunu arayacak kadar zaman bile yaşayamazlardı. Bu
derece acil olan, bu çok lüzumlu maddeyi, Allahü teâlâ, her yerde bulunacak ve
mahluklarının ciğerlerine kadar, kendiliğinden, kolayca girecek şekilde
yaratmıştır. Yaşayabilmek için su, bu kadar acil değildir. İnsanlar ve
hayvanlar, suyu arayıp bulacak zaman kadar yaşayabilirler.
Bunun için, suyu bulmak icap etmektedir. Hayvanlarda akıl bulunmadığı ve
birbirlerine yardımcı olmadıkları için, yiyeceklerine yardımcı olmadıkları için,
yiyeceklerini ve giyeceklerini hazırlayamazlar. Bundan dolayı, yiyeceklerini
pişirmeleri, hazırlamaları gerekmez. Ot, leş yerler. Tüy, yün, kıl ile
ısınırlar. Korunma aletleri, kendilerinde yaratılmıştır. Birbirlerine muhtaç
değildirler.
İnsanlar ise, bütün bunları hazırlamaya, düşünmeye mecburdur. Ekip biçmedikçe,
ekmek yapmadıkça doyamazlar. İplik ve dokuma ve dikicilik yapmadıkça
giyinemezler. Korunmaları için de, akıllarını zekalarını işletmeleri, fen
bilgisi öğrenmeleri, sanayi kurmaları gerekir.
Her hayvanda bulunan bir çeşit üstünlük, insanda bir araya getirilmiştir.
İnsanın, kendisinde yaratılan bu üstünlükleri meydana çıkarması için, aklını
kullanması, fikrini yorması, çalışması gerekir. Saadet ve felaket kapılarının
anahtarı, insanın eline verilmiştir. Yükselmesi veya alçalması, kuvvetini sarf
etmesine ve çalışmasına bırakılmıştır. Aklını, fikrini işleterek, saadet yolunu
görüp, bu yolda yürümeye çalışırsa, içinde yaratılmış olan yükseklikler,
kıymetler eline geçer, yükselerek, meleklere karışır. Allahü teâlânın rızasına,
sevgisine kavuşur. Yok eğer, nefsin zararlı arzularına uyarak, yaratıldığı gibi,
hayvanlık derecesinde kalırsa, işi tersine dönerek, alçala alçala,
esfel-üssafiline düşer. Felaketten felakete, Cehenneme kadar sürüklenir.
Her şeyi intizamlı yaratmıştır
Sual: İman nasıl kuvvetlenir?
CEVAP
Aşağıdaki hususları öğrenen bir kimse, Ehl-i sünnet itikadını da biliyorsa,
imanı kuvvetlenir. İmanı olmayan bir kimse ise, bunları incelerse, insafı ve
nasibi de varsa, Allahü teâlânın varlığına ve kudretine inanır. Cenab-ı Hakkın
varlığını, kudretini gösteren olaylardan birkaçı:
İnsanların, büyük bir süratle fezada tek başına dönmekte olan, içerisi ateş dolu
yuvarlak bir gezegen üzerinde, sırf yer çekimi kuvveti ile kalarak yaşaması ne
büyük bir olaydır. Dağlar, taşlar, denizler, canlı varlıklar, bitkiler nasıl bir
büyük kudret sayesinde meydana gelebilmekte, gelişmekte ve türlü özellikler
göstermektedir. Hayvanların bir kısmı toprak üstünde yürürken, bir kısmı havada
uçar ve bir kısmı da su içinde yaşar.
Güneş, en yüksek ısıyı sağlar ve bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise,
kimyevi değişiklikler yaparak, un, şeker ve daha başka maddelerin meydana
gelmesini temin eder.
İnsan, kendi vücudunun ne muazzam bir fabrika ve laboratuvar olduğunun farkında
değildir. Halbuki, yalnız nefes alıp vermek bile büyük bir kimya olayıdır.
Havadan alınan oksijen, vücutta yakıldıktan sonra, karbondioksit halinde dışarı
çıkarılır.
Sindirim sistemi ise sanki bir fabrikadır. Ağızla alınan gıda maddeleri ve
içecekler, mide ve barsaklarda parçalanıp öğütüldükten sonra, vücuda faydalı
kısmı, ince barsaklarda süzülerek kana karışmakta ve posası dışarı atılmaktadır.
Bu olay, otomatik olarak ve büyük bir intizam ile yapılmakta, vücut bir fabrika
gibi işlemektedir.
İnsanın vücudunda çok karışık formüllü maddeler imal eden, türlü türlü kimya
reaksiyonları meydana getiren, analiz yapan, tasfiye eden ve zehirleri yok eden,
yaraları tedavi eden, çeşitli maddeleri süzen, enerji veren tertibat olduğu
gibi, mükemmel bir elektrik şebekesi, manivela tertibatı, elektronik bilgisayar,
haber verme tesisatı, ışık, ses alma, basınç yapma ve ayarlama tertibatı,
mikroplarla mücadele ve onları yok etme sistemi de mevcuttur.
Kalb ise, hiç durmadan işleyen muazzam bir pompadır. Bütün bu maddi mükemmellik
yanında anlama, düşünme, ezberleme, hatırlama, hüküm ve karar verme gibi çok
muazzam, manevi kudretler de bulunmaktadır. Bu kudretlerin kıymetini ölçmek,
insanlar için imkansızdır. Demek ki, insanın bedeni yanında bir de ruhu
mevcuttur.
Canlı-cansız varlıklardaki bu nizamı inceleyerek, bir yaratıcının bulunduğuna
inanan, Peygamber efendimizin bildirdiklerinin hepsine inanmadıkça müslüman
olmaz.
Vücut sarayı
Eşref-i mahluk olarak yaratılan insanın vücudu, incelenecek olursa, sayısız
odadan meydana gelmiş muazzam bir saray olduğu görülür. Bu sarayda çeşitli
fabrikalar var. Sarayın bütün cihazları noksansız. Muazzam bir gıda deposu,
alarm tertibatı, ısıtma tesisleri, işitme cihazları, hazır kuvvet, askeri üsler,
radarlar, odalar arasında muazzam yollar, modern taşıma vasıtaları,
yemekhaneler, kanalizasyon şebekeleri, rasathaneler, mezarlık gibi gerekli her
teşkilat mevcut. Bu sarayı gezen, sayısız harikalarla karşılaşır. Bu harikaları
gören kimse, imansız ise, Allah’ın varlığına ve kudretine inanabilir. Ondan
sonra da dinimizdeki farzları ve haramları öğrenmesi gerekir.
Kan imali:
Vücuttaki kanın vazifeleri çoktur. Mesela hücrelerde lüzumlu gıda
maddelerini sağlamak, gıdaların enerji haline gelmesine yarayan oksijeni
hücrelere sevk etmek, vücuda dışarıdan girmeye çalışan hastalık mikroplarına
karşı vücudu korumak, hücrelerde biriken kirli artıkları çeşitli kanallarla
dışarı atmak, vücut ısısını ayarlamak gibi çeşitli vazifeleri vardır. Kandaki bu
işleri ayrı görevleri bulunan hücreler yapmaktadır. Mesela alyuvarlar oksijen
nakli ile görevlidir. Akyuvarlar ise, vücuda girmeyi başaran mikropları zararsız
hale getirir.
Kanda bunlardan başka, kanın pıhtılaşmasını sağlayarak kanamaları önleyici
trombositler de vardır. Tekniğin ileri olduğu asrımızda bile, kandaki bir hücre
yapılamamıştır. Hücreye hayat sağlayan ruhun yapılması ise imkansızdır.
Hareketler:
Uzuvların hareketi kaslarla olmaktadır. Sinirler kasları, kaslar da uzuvları
harekete geçirir. Dışarıdan gelen darbelere karşı koyan iskelet kaslarından
başka isteğimiz dışında çalışan düz kaslar var. Kalb kası çizgili kas olmasına
rağmen isteğimiz dışında çalışır. Eklem kasları gibi isteğimizle çalışsaydı ufak
bir ihmal neticesinde kalb duruverirdi. Uyurken çalıştıracak bir şeye ihtiyaç
olurdu. Kalb kasının çalışması elektriksi bir harekettir. Kalbimizi,
bilmediğimiz bir elektrikle isteğimiz dışında çalıştıran Allahü teâlânın şanı
çok yücedir.
Muhabere işleri:
Ayağa bir diken batsa vücuttaki sinir sistemi sayesinde haberdar oluruz. Bu
sistem, beyin, omurilik ve sinirlerden meydana gelir. Omurilik soğanı, solunum,
boşaltım, dolaşım gibi hayati faaliyetleri idare eder. Omurilik, refleks
hareketleri, iç uzuvlarımızın ve salgı bezlerinin faaliyetlerini idare eder. Bir
ikazın nöron denilen sinir hücreleri tarafından teşekkülü elektrik akımına
benzer. Felç halinde sinir sisteminde bozukluk olduğu için, uzuvlar istekle
hareket edemez. Felçlinin eli ayağı olduğu halde tutmaz. Sinir sistemine böyle
bir kuvvet veren Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun.
Vücudun direği:
Kemikler, vücuda dayanak ve kasların irtibatını sağlar. Omurga, vücudun ana
direğidir. Omurga zedelenirse, felç meydana gelir. O, üç tabaka sağlam zarlar
içinde muhafaza edilmiş, en dışı da kolayca tahrip olmayan omurga ile
kapatılmıştır. İnsan yürüdükçe birbirine sürten omurlar aşınır. Bu aşınmaya mani
olmak için parçalar arasında conta gibi bir şeyin olması gerekirdi. Kıkırdaklar
omurlar arasındaki aşınmayı önler. Vücudu taşımak gibi mühim bir vazifesi
bulunan kemikler, sağlam olduğu kadar elastikiyet sağlayacak şekilde
yaratılmıştır. El, kol, bacak ve parmak gibi kemikler eklemler sayesinde oynar,
hareket eder.
Trafik işleri:
Vücuttaki taşımacılık işleri, dolaşım sistemi tarafından yapılır. Dolaşım
sisteminin merkezi yürektir. Kalbin muntazam çalışmasıyla kan, damarlar
vasıtasıyla vücut sarayının en ücra köşelerine kadar ulaşır. Kirlenen kan,
akciğerlerde temizlenir. İstek dışında çalışan kalb, bir müddet dinlense, vücut
sarayı yıkılır. Her uzuv, her makine gibi, yürek de dinlenmeye ihtiyaç gösterir.
Yürek çalışırken dinlenecek şekilde yaratılmıştır. Her kasılıp gevşedikten sonra
yarım saniye kadar istirahata geçer. Yüreğin pompaladığı kan, atardamarlar ile
vücuda dağılır, kılcal damarlar ile dokulara kadar ulaşır. Kandaki besin ve
oksijen lüzumu kadar dokulara verilmiş olur. Burada besin maddesi oksijen
tarafından yakılır. Meydana gelen enerji ile vücut makinesi çalışır. İrademiz
dışında her şeyi intizamlı şekilde çalıştıran Allahü teâlâya ne kadar hamd etsek
azdır.
Yemek ve enerji:
Çeşitli işleri yapabilmek için vücudun enerjiye ihtiyacı vardır. Besinleri
parçalamak için Allahü teâlâ, kesici, öğütücü dişler yaratmıştır. Tükürük
bezlerinin salgılarıyla hamur haline gelen lokmalar, kolayca yutulur. Yutulurken
yanlış yola gitmeyip mideye gitmesi için nefes borusu küçük dil ile kapanır.
Gıdalar mideye gider. Mide duvarını saran kasların kasılmasıyla gıdalar
sindirime hazır vaziyete gelir. Etten yapılan bir torba içinde etler ve başka
gıdalar burada parçalanmakta ve dinimizin emrine uyulduğu takdirde ömür boyu bu
mide bozulmadan vücut sarayına hizmet etmektedir. Eğer dinimizin emrine uyularak
mide tıka basa doldurulmazsa, alkol ve daha başka zararlı maddelerle mide tahrip
edilmezse, hayatın sonuna kadar insana rahat hizmet eder.
Teneffüs sistemi:
Vücuda alınan gıdalar, enerji haline gelebilmesi için yakılır. Gerekli
oksijenin alınıp hücrelerdeki yanma olayından sonra karbondioksitin dışarı
atılmasına teneffüs faaliyeti denir. Alınan gıdalar, hücrelerde oksijen
vasıtasıyla yakılarak enerji haline döner. Yanmada meydana çıkan karbondioksit
teneffüsle dışarı çıkar. Akciğerde kanın temizlenmesi için vazife gören hava,
dışarı çıkarken nefes borusundaki telleri titreştirerek sesin teşekkülünü temin
eder. Dışarı çıkan kirli hava, içeri giren temiz hava ile karşılaştıkları halde
onu kirletmez.
Boşaltma sistemi:
Gıdaların posası barsak vasıtasıyla dışarı atılırken, kan ve hücrelerdeki
gıda artıkları ve vücuda zararlı maddeler de böbrekler vasıtasıyla süzülerek
dışarı atılır. Bu iki temizleme vasıtası olmasaydı vücut pislik içinde kalır,
uzuvlar zehirlenir, üstelik yeni gıda alma imkanı da olmazdı. Üre, ürik asit,
tuz gibi maddeler kan ile böbreğe gelerek idrar havuzunda toplanır. Bu idrar
torbası olmasaydı devamlı idrar akıp duracaktı. Her uzvumuzu intizamlı şekilde
yaratan Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.
Gıda deposu:
Birçok vazifesi olan karaciğer, erzak deposu olan bir fabrikadır. İnce
barsakta emilerek kana karışan gıdalar karaciğerde depo edilir. İhtiyaç halinde,
kullanılmak üzere, şeker ve asitler, glikojen halinde kullanılmaya hazır
vaziyette karaciğere depo edilir. Karaciğer, yağların sindirimine yardımcı olan
safrayı çıkarır. Bu salgının, karaciğer hücreleri tarafından süzülen zehirli
artıkları barsak vasıtasıyla dışarı atılır. Safra kesesi olmasa yağlı gıdaları
sindirmek mümkün olmaz. Karaciğerin bir kısmı alınsa, kalan kısımdaki hücreler,
çoğalarak eksik kısmı tamamlar. Yani kendini tamir eder. Böyle kudret sahibi
Allahü teâlâya hamd olsun!
Konuşma uzvu:
Dil, ağızdaki lokmaları çevirerek sindirime yardımcı olur, tat alır ve
konuşur. Gıdaların tadı, acı, ekşi, tatlı, tuzlu olmak üzere dörde ayrılır.
Cenab-ı Hakkın dilde yarattığı özellikler ile bu gıdaların tatları bilinir,
faydalı olan zararlıdan ayrılır. Gıdaların kokuları tat alma hassasiyetini
artırır ve iştah meydana getirir. Böylece gıda alma işi bir külfet değil, bir
lezzet olur. Konuşmada da dilin önemi büyüktür. Bu nimetleri bize bahşeden
Rabbimize hamd olsun!
Dış cephe:
Vücudu örten deri, ırka göre değişir. Bir Japon, bir Zenci, bir Türk
renginden bilinebilir. Deri, dokunma işini yapar, vücudu dış etkilerden, soğuk
ve sıcaktan korur. Derinin dış tabakası ölü hücrelerden meydana gelmiştir.
Derideki kıllar, saç, kaş, kirpik, aynı dokudan meydana geldiği halde, kaş ve
kirpik belli bir uzunluktan fazla uzamaz. Kirpikler devamlı uzasaydı görmek
zorlaşır, her zaman kirpikleri kısaltmak gerekirdi. Canlı hücrelerden cansız
kıllar meydana getiren Rabbimiz sonsuz hikmet sahibidir. Eğer bu kıllar canlı
olsaydı, tıraş olurken çok acı duyardık. Canlı hücrelerin besleyip büyüttüğü
tırnaklar da cansızdır. Acı duymadan fazlasını kesip atarız. Canlı vücuttan,
saç, tırnak gibi ölü şeyler yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
Dürbünler:
Her uzuv önemli ise de, gözlerin önemi daha büyüktür. Gözler çok hassastır.
Kaşlar terlerin göze gitmesini engeller. Göz kapakları istek dışında çalışır.
Kirpikler de dışarıdan gelecek toz ve zararlı maddelerin göze girmesine mani
olur. Gözü meydana getiren hücrelerde görme kabiliyetini yaratan Allahü teâlâ,
diğer hücrelere bu vasfı vermemiştir.
İşitme cihazları:
Kulaklar, işitme sinirleri sayesinde sesleri işitir. İşitme sinirleri gözde,
görme sinirleri kulakta olsaydı, fonksiyonunu icra edemezdi. Her hücreyi yerli
yerinde en güzel şekilde yaratan Allahü teâlânın şanı çok yücedir. Kulak zarının
gergin durması ve ses dalgalarından zarar görmemesi için orta kulaktan nefes
borusuna bir kanal açılmıştır. Ağzımız açık iken top patlasa kulak zarı
patlamaz. Ağız kapalı da olsa burun deliklerinden giren ses ile kulaktan giren
ses birbirini dengeler. Kulak küçük ve büyük frekanslı sesleri işitebilecek
vasıfta yaratılsaydı, maddelerin atomlarındaki sesler, birbirine karışır, hem
konuşulanları duyamazdık, hem de gürültü içinde yaşama imkanı kalmazdı. Her şey
hikmetle yaratılmıştır. Vücutta ve kâinatta tesadüfi ve maksatsız yaratılmış
hiçbir şey yoktur.
Vücuttaki su:
Vücudun üçte ikisi sudur. İç salgı bezlerinin sıvıları, kana karışarak
hayati faaliyetlerde önemli rol oynar. Gıdaların sindirilmesi, kan dolaşımı, tuz
ve şeker gibi maddelerin dengelerini ayarlama vazifeleri bezler sayesinde olur.
Hipofiz, kan kaybını önler. Vücuttaki su dengesini korur. Eğer
düzenli çalışmaz, fazla hormon salgılarsa dev hastalığı, az salgılarsa cücelik
meydana gelir.
Pankreas bezi, salgıladığı enzimlerle gıdalarının vücuda yarayışlı hale
gelmesine vesile olur. Pankreas, insülin hormonu salgılayarak kandaki şekeri
ayarlar. İnsülin salgısı azalırsa şeker hastalığı meydana gelir.
Tiroid bezi, iyot ihtiva eden tiroksin hormonu salgılar. Kâfi iyot alınmazsa
guatr meydana gelir.
Canlı maddesi olan protoplazma, gayet küçük ve mükemmel tanzim olunmuş bir
makine gibidir. Hücre, hayatın ilk müstakil parçasıdır. Canlılar hücreden
yapılmıştır. İnsan hücresi, bir elektrik makinesine, bir radyoya benzer. İnsan
vücudu otuz trilyon hücre motorundan yapılmış muazzam bir fabrikadır.
Vücutta 5-6 litre kan bulunur. Plasma denilen kan suyunun içinde Alyuvarlar
ve Akyuvarlar vardır. Bir milimetreküp kanda beş milyon alyuvar
vardır. 30-40 gün çalıştıktan sonra yaşlanırlar. Dalak, bu yaşlı alyuvarları
kandan alarak öldürür. Kan zayiinde ve bazı hastalıklarda kandaki alyuvar sayısı
azalır. Kan azalmadığı halde kandaki alyuvar azaldığından halsizlik ve kalb
çarpıntısı görülür. Buna kansızlık denir.
Saray muhafızları
Akyuvarlar kanın muhafızlarıdır. Bir milimetreküpte 6-8 bin kadardır. Vücuda
mikrop girince sayıları artar. Mikrop savaşında akyuvarlar ölür. İrin, bu
akyuvar ölülerinin yığınıdır.
Lenf sistemi, vücuda giren mikropları zararsız hale getirir. Lenf düğümleri
akyuvar imal eder. Ayrıca ikinci bir bakteri hücumuna karşı koymasına yardımcı
olan bazı proteinler imal eder. Eskiden bademciklerin vazifesi bilinmiyordu.
Bugün bademciklerin de bakteri hücumuna karşı protein imal ettiği bilinmektedir.
Zamanla başka vazifeleri de tespit edilebilir. Dalağın da aynı işi yaptığı
bilinmektedir.
İlk hücumdan sonra tutularak muhafaza edilen bakteriler, yeni bir bakteri
hücumuna karşı değiştirilip vücudun müdafaasında muhafız olarak kullanılır.
Düşman askerleri olan bakteriler, lenf düğümlerinde düşmanlık vasfı kaldırılarak
yeni bakterilere karşı savaş açar. Lenf sistemi aynı zamanda sindirilen yağları
toplar damarlara ulaştırır. Lenf sistemi, akyuvar muhafızlarının müdafaa hattı
olduğu gibi, gıdaların hücrelere ulaşmasını sağlar. Tesadüfi olmayan bu işlerin
ne muazzam bir sistem olduğu meydandadır. Her şeyi intizamlı şekilde yaratan
Allahü teâlânın şânı çok yücedir.
Muntazamdır cümle işlerin senin
Aklı ermez, hikmetine kimsenin
İnanmak ihtiyaç mı?
Sual: İnsanlar niçin Allah’a inanmak ihtiyacı duyarlar?
CEVAP
Bazı felsefeciler (İnsanda tapma ihtiyacı vardır. Bunun için de, ateşe,
güneşe, puta tapanlar olmuştur) diyorlar. İşin aslı ise şöyle:
Allahü teâlâ, insana, iyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırması için akıl
vermiştir. Akıl, bir şeyin kendiliğinden olduğunu kabul etmez. Her şeyi bir
sebebe bağlar. İnsanın ve insandaki organların ve tabiattaki düzenin yerli
yerince yaratılmasını tesadüf olarak kabul edemez. Bunun gibi tabiatta bulunan
canlı cansız her şeyin, bir yaratıcı tarafından yaratıldığını ister istemez
kabul eder.
İnsanın kendi başına Allah’ı tanıması zor, hatta imkansızdır. Tarih boyunca,
Allahü teâlânın gönderdiği bir rehber olmadan, insan; kendisini yaratan büyük
kudret sahibinin var olduğunu, aklı ile anladı. Fakat Ona giden yolu bulamadı.
İnsanlar, yaratıcıyı önce etraflarında aradı. Kendilerine en büyük faydası olan
güneşi, yaratıcı sanıp, ona tapmaya başladılar. Sonra büyük tabiat güçlerini,
fırtınayı, ateşi, kabaran denizi, yanardağları ve benzerlerini gördükçe, bunları
yaratıcının yardımcıları zannettiler. Herbiri için bir suret, alamet yapmaya
kalktılar. Bundan da putlar doğdu. Böylece, çeşitli putlar çıktı. Bunların
gazabından korktular ve onlara kurbanlar kestiler. Hatta, insanları bile bu
putlara kurban ettiler. Her yeni olay karşısında, putların miktarı da arttı.
İslamiyet’in başında Kâbe’de 360 put vardı.
Kısacası insan; Bir, ezeli ve ebedi olan Allahü teâlâyı kendi başına bir türlü
tanıyamadı. Bugün bile güneşe ve ateşe tapanlar vardır. Bunlara şaşmamalı! Çünkü
rehbersiz karanlıkta doğru yol bulunamaz.
Kur’an-ı kerimde, (Biz, peygamber göndermeden önce azap yapıcı değiliz)
buyuruldu.(İsra 15)
Allahü teâlâ; kullarına verdiği akıl ve düşünme kuvvetinin nasıl kullanılacağını
onlara öğretmek, kendi birliğini onlara tanıtmak ve iyi işleri kötü, zararlı
işlerden ayırmak için, dünyaya peygamberler gönderdi. Peygamberler en büyük
rehberlerdir. Ruh-ul beyan’da, Zümer suresinin, (Allah’tan başkasını
dost edinenler, “Biz bunlara bizi Allah’a yaklaştırmaları için, bize şefaat
etmeleri için tapınıyoruz” derler) mealindeki 3. âyetinin tefsirinde
deniyor ki:
(İnsan, kendisinin ve her şeyin yaratıcısını tanımaya elverişli olarak,
yaratılmıştır. Yaratıcısına ibadet etmek ve Ona yaklaşmak arzusu, her insanda
vardır. Fakat böyle elverişli olmanın ve bu isteğin kıymeti yoktur. Çünkü, nefs,
şeytan ve kötü arkadaş, insanı aldatarak [yaratana ve kıyamete inanmayan birer
dinsiz veya] müşrik yaparlar. Müşrik, Allahü teâlâya yaklaşamaz. Onu tanıyamaz.
Şirkten uzaklaşıp, tevhide sarılarak hasıl olan tanımak, kıymetlidir. Bunun
alameti, peygamberlere ve kitaplarına inanmak ve bunlara uymaktır. İnsan, Allahü
teâlâya ancak böyle yaklaşabilir.)
Zâriyat suresinin, (İnsanları ve cinni, bana ibadet etmeleri için yarattım)
mealindeki 56. âyet-i kerimesindeki (ibadet etmeleri için) ifadesi, (beni
tanımaları için) demektir. Yani, Allahü teâlâyı tanımak, inanmak için
yaratıldık. Hadis-i kudside, (Tanınmak için her şeyi yarattım) buyurması,
(Onların beni tanımakla şereflenmesi için) demektir.
Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bedeviye, (İlmin başını
öğrendin mi?) diye sordu. O da, (İlmin başı ne ki?) dedi. Bedeviye,
(İlmin başı, Allah’ı tanımaktır. Bu da Onun; misli, benzeri, zıddı, dengi, eşi
olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve bâtın olduğunu bilmektir) buyurdu.
Huzura kavuşmak için
Yalnız maddiyata inanan kimselerin çok defa dertlerine çare bulamadıklarını,
intihara kadar gittiklerini görüyor ve okuyoruz. Yalnız maddeye inanan kimseler,
çok kereler dertlerine çare bulamayıp, ümitsizliğe kapılmaktadır. Bu, onların
ruhlarının boş kalmasından ileri gelmektedir. İnsanın ruhu da, bedeni gibi
gıdaya muhtaçtır. Bu da, ancak iman etmekle mümkündür ve Allahü teâlânın yolunu
ancak din gösterir. Allahü teâlâyı inkâr edenler bile, muhakkak bir gün bu
ihtiyacı duyarlar.
Ünlü Rus yazarı Soljenitsin, Amerika’ya yerleştiği zaman, kendisinin büyük
sıkıntılardan, ruhi bunalımlardan kurtulacağını zannetmişti. Bir gün bir
üniversitede Amerika gençlerini başına toplayarak onlara şöyle hitap etmişti:
(Ben buraya gelince, çok bahtiyar olacağımı sanmıştım. Ne yazık ki, burada da
büyük bir boşluk hissediyorum. Çünkü siz, artık maddenin esiri olmuşsunuz. Evet,
burada hürriyet var, herkes istediğini yapıyor. Fakat, ancak maddeye önem
veriyor. Ruhları bomboş. Halbuki, insanı hakiki insan yapan, onun tekamül etmiş
[gelişmiş], temizlenmiş ruhudur. Size tavsiyem şudur: Ruhunuzu geliştirmeye,
güzelleştirmeye bakın! Ancak o zaman, ülkenizde bulunan ve sizi de üzen
çirkinlikler yok olmaya başlar. Dine önem verin! Din, insan ruhunun gıdasıdır.
Dinine bağlı insanlar, her işte sizin en büyük yardımcınız olacaktır. Çünkü,
onları Allah korkusu doğru yoldan ayırmaz. Sizin en büyük güvenlik teşkilatınız
bile, herkesi gece gündüz kontrol edemez. İnsanları kötülükten alıkoyan polis
gibi, onların duyduğu Allah korkusudur.)
Copyright © HuzuraDogru
Yayinlanma:: 2007-01-27 (435 Okunma) [ Geri Dön ] |