Resûlullahın okçusu
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Hz. Ebû Bekir vâsıtasıyla Müslüman olmuş,
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden bir zâttır. İlk Müslümanların yedincisidir.
Müslüman olması şöyle oldu:
Onyedi yaşında idi. Bir gece değişik bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında kendisini
zifirî bir karanlıkta gördü. Çâresiz bir hâldeyken, birden ortalık aydınlanmaya
başladı. Sonra nûr saçan bir ay doğdu.
Seni de aramıza alalım
Ayın doğduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı. Bir müddet ilerledikten sonra,
birkaç kişi gördü. Dikkatlice baktığında, önlerinde Hz. Ebû Bekir, onun
arkasında Zeyd bin Hârise ve Hz. Ali vardı. Onlara dedi ki:
- Siz buraya ne zaman geldiniz?
- Yeni geldik. İstersen seni de aramıza alalım. Aydınlığa beraber gidelim.
Sabahleyin bu rü’yâyı hatırlayınca, çok şaşırdı. Üç gün bunu ta’bîr etmeye
çalıştı. Sonunda bir netîce çıkartamayıp, Hz. Ebû Bekir’in yanına gitti. Ona
sordu:
- Yâ Ebâ Bekir, ben üç gün önce şöyle bir rü’yâ gördüm. Bunun ta’bîri
nasıldır?
- Gel benimle, seni cihânı aydınlatan nûra götüreyim! Rü’yânın ta’bîri
budur.
Sonra beraberce, Peygamber efendimizin huzûruna gittiler. Peygamber
efendimiz, kendisine kelime-i şehâdet getirmesini emir buyurdu. O da
Resûlullahın huzûrunda Müslüman oldu.
Annesi, Müslüman olduğunu duyunca, çok kızdı. Fakat yine de annesine karşı,
gereken saygıyı gösteriyordu. Onu üzmemek için elinden geleni yapıyordu.
Kendisine olan bağlılığını bilen annesi, oğluna sordu:
- Senin dînin, hısım akrabâya iyi muâmele edilmesini, onları üzmemek lâzım
geldiğini ve onların emirlerine uymak gerektiğini emretmiyor mu?
- Dînimiz, ana-babayı ve akrabâyı üzmemeyi emretmektedir.
Bunun üzerine annesi esas maksadını söyledi:
- Yâ Sa’d! Vallahi, sen bu yeni dinden vazgeçip, atalarımızın dînine
dönünceye kadar, yiyip içmiyeceğim. Ölmüş olsam bile bu ahdimden dönmiyeceğim.
Anne katili olarak da herkes seni ayıplayacak!
İster ye, ister yeme!
O güne kadar, annesini üzmeyen, bir dediğini iki etmeyen Hz. Sa’d, Allahü
teâlâya ve O’nun Resûlüne olan muhabbet ve îmânının kuvvetli olması sebebiyle,
bu teklîf karşısında tüyleri ürpererek annesine şu cevâbı verdi:
- Ey anne, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için
versen, ben yine dînimden vazgeçmem! Artık ister ye, ister yeme! Bu senin
bileceğin bir iştir. Benim kararım kat’îdir. Geri dönüşüm mümkün değildir. Bunu
böyle bil!
Annesi, oğlunun İslâmiyete olan bu bağlılığını görünce, çâresiz kalıp yemeye
içmeye başladı.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin başından geçen, annesiyle ilgili bu
hâdiseden sonra, Allahü teâlâ, evlâdın ana-babaya hangi hâllerde tâbi olacağı,
onların hangi emirlerini yerine getireceği husûsunda, Ankebût sûresinin
sekizinci âyet-i kerîmesini gönderdi.
Bu âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:
(Biz insana, ana-babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla
beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın, ilâh tanımadığın bir şeyi bana ortak
koşmak için sana emrederlerse, artık onlara bu husûsta itâ’at etme! Dönüşünüz
ancak banadır. Ben de yaptığınız amellerin karşılığını size vereceğim.)
İlk kan akıtan oldu
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Eshâb-ı kirâmın en cesûr ve
kahramanlarındandır.
İslâmiyetin ilk yıllarında, Müslümanlar, müşrîklerden çok ezâ ve cefâ
görüyorlardı.
İbâdetlerini rahat bir şekilde yapamıyorlardı.
Bir gün Hz. Sa’d ile birkaç sahâbî, bir vâdide namaz kılmakta idiler. Bu
sırada, müşriklerin azılılarından ba’zıları, kendileri ile alay etmeye ve
hakâret etmeye başladılar.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bunların üzerine yürüdü.
Eline geçirdiği bir deve kemiği ile, müşrîklerin elebaşısının kafasını yardı.
Böylece, "Allah yolunda, ilk müşrik kanı döken sahâbî" ünvânını kazandı.
Uhud savaşında çok kahramanlıklar gösterdi. Peygamber efendimizin yanından
hiç ayrılmadı.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, ayrıca "Allah yolunda ilk ok atan sahâbî"dir.
Okçuların ya’nî kemankeşlerin reisidir. Uhud harbinde, 1000’den fazla ok attı.
Peygamber efendimizin büyük iltifatlarına mazhar oldu. O ok atarken, Peygamber
efendimiz buyururdu ki:
- At yâ Sa’d!
Ayrıca onun için şöyle duâ buyurmuştur:
- İlâhî, bu senin okundur. Onun atışını doğrult! Allahım, sana duâ
ettiğinde de, Sa’d’ın duâsını kabûl eyle!
Bizden geri kalmazsın!
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Vedâ haccından sonra, Mekke’de hastalandı.
Kendisini ziyârete gelen Peygamber efendimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah, siz Medîne’ye döneceksiniz. Ben burada ölürsem, dostlarımdan
ayrı kalacağım.
Peygamber efendimiz, Medîne’ye beraber döneceklerini işâret ederek buyurdu
ki:
- Hayır, sen bizden geri kalmazsın! Umarım, sen uzun zaman yaşayacaksın.
Öyle ki, senden birtakım kavimler faydalanacak, birtakımı da mahrûm kalacaktır.
Peygamber efendimiz sonra da şöyle duâ ettiler:
- Yâ Rabbî, Eshâbımın Mekke’den Medîne’ye dönüşünü tamamla!
Bunun üzerine, Hz. Sa’d şifâ bulup, Medîne’ye döndü.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Hz. Ömer zamanında, Hevâzin bölgesinde zekât
toplamak için gönderilmişti. Bu sırada İran taraflarındaki olaylar büyüyünce,
hem bu olayları önlemek, hem de düşmana bir ders vermek için bir İslâm ordusu
hazırlandı. Bu ordunun başına kimin geçirilmesi gerektiği, yapılan şûrâda
görüşüldü.
Ba’zıları bizzat bu ordunun başına, kumandan olarak, Halîfe Hz. Ömer’in
getirilmesini istiyorlardı. Bir kısmı da, bunun, çeşitli sebeplerle uygun
olmayacağını, başka birisinin kumandanlığa getirilmesini istiyordu. Bu sırada
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin Hevâzin’den mektûbu geldi.
İşte aradığın kimseyi buldun!
Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın ismini duyan Eshâb-ı kirâmın hepsi, ittifakla, Hz.
Ömer’e dediler ki:
- İşte aradığın kimseyi buldun!
Bunun üzerine Hz. Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı Medîne’ye çağırdı. Onu, İslâm
ordusuna başkumandan tâyin ederek, şunları söyledi:
- Yâ Sa’d, Resûlullahın dayısıyım diye sakın gururlanma! Allahü teâlâ,
kötülüğü, ancak iyilik ile yok eder. Allahü teâlâya kulluktan başka bağ yoktur.
İnsanların üstünlükleri, son nefeslerinde belli olur. Düşmanın çokluğundan
değil, Allahtan kork!
Namazlarınızı muntazam kılın! Ordunda, günâh işleyen asker bulunmasın!
Günâh işleyenleri hemen uzaklaştır! Allahın Resûlü ne yaptıysa, nasıl hareket
ettiyse, sen de öyle yap! Sabrı elden bırakma!
Hz. Ömer bu şekilde nasîhat ettikten sonra, Sa’d bin Ebî Vakkâs, emrindeki
askerle Medîne’den çıktı. İran topraklarında bulunan İslâm askerleri ile
birleşerek, meşhûr Kadsiye zaferini kazandı.
Kadsiye savaşı; İslâm ordusu ile İran ordusu arasında oldu. İslâm ordusu,
Fırat nehrinin bir kolu olan Atik nehrinin, Kadsiye denilen yerinde karargâh
kurdu. Harpden önce İran’ın başşehri Medâyin’e elçiler gönderildi. İran Kisrâsı
Yezd-i Cürd ile görüştüler. İranlıları İslâma da’vet ederek dediler ki:
- Ya Müslüman olursunuz, ya da cizye verirsiniz veya harp edersiniz!
Yâ Sa’d, müjde!
İran Kisrâsı buna sinirlenerek dedi ki:
- Eğer benden önce elçi öldüren bir melik olsaydı, ben ikincisi olup, sizi
öldürürdüm!
Bundan sonra bir miktar toprak getirterek, sözlerine şöyle devam etti:
- Bende sizin için başka şey yok. En büyüğünüz kimse, bunu yüklensin de
reisinize götürsün ve biliniz ki, cümlenizi Kadsiye hendeğine gömmek için,
kumandanım Rüstem’i göndermek üzereyim.
Bunun üzerine, elçiler arasında bulunan Âsım bin Amr kalkıp toprağı yüklendi,
dışarı çıktılar. Arkadaşlarıyla beraber Hz. Sa’d’ın yanına döndüler ve dediler
ki:
- Yâ Sa’d, müjde! Allahü teâlâ onların toprağını bize verdi.
Eshâb-ı kirâm, verilen bu bir parça toprağın, daha sonra İran toprağının
tamamının verileceğine dâir Allahü teâlânın bir müjdesi olduğuna inandılar.
Hz. Sa’d’ın elçilerinin teklîfini reddeden Kisrâ’nın ordusu da, Atik nehri
kıyısına gelip karargâh kurdu. 120 bin kişi olan İran ordusunun 30 bini zırhlı
ve birbirlerinden ayrılmaması için de zincirle bağlı idiler. Ayrıca İran
ordusunun ön saflarına filler yerleştirilmişti. İslâm ordusu ise 34 bin kişi
idi.
Hz. Sa’d, yine elçi göndererek, "Size üç gün müsaade. Bu üç gün içinde ya
Müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya cenge hazır olursunuz" diye
bildirdi.
Sebât ediniz!
Onlar üç gün içinde, bu şartları kabûl etmediler. Dördüncü gün harp başladı.
Harp başlamadan önce, Hz. Sa’d askerlerine şöyle hitap etti:
- Mevkilerinizde sebât ediniz! Öğle namazından sonra, beş-dört tekbîr
alacağım. İlkinde, siz de tekbîr alırsınız, harbe hazır olursunuz! İkinci
tekbîrde siz de tekbîr alır, silahlanırsınız! Üçüncü tekbîrde, siz de tekbîr
alıp, askeri harp için coşturursunuz! Dördüncü tekbîrde, düşman üzerine hücûm
ediniz ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" deyiniz!
İslâm askerleri, bildirilen emirle düşmana hücûm ettiler. İran ordusu,
beraberinde getirdikleri fillerle karşılık verdiler. İlk gün şiddetli
çarpışmalar oldu. Sonraki günlerde İslâm ordusu uyguladıkları dâhiyâne
taktiklerle İran ordusunu bozguna uğrattılar.
Önce İran ordusu komutanları öldürüldü. İran ordusunun başkomutanı Rüstem de
öldürülünce, ordu dağıldı. Kaçışmaya başladılar. Kaçmaya çalışanların çoğu da
nehre düşerek boğuldu, kalanlar da esîr edildi. Bu harbde Müslümanlar 2000 şehîd
verdi. İranlıların tamamına yakını öldürüldü. Böylece, Müslümanlar büyük bir
zafer kazandılar.
Daha sonra Hz. Ömer’in emriyle Sâsânî Devletinin başşehri ve İran Kisrâsının
bulunduğu Medâyin şehrine hareket edildi. İslâm askerinin Medâyin’e hareket
ettiğini, İran Kisrâsı Yezd-i Cürd duyunca, korkudan şehri terketti. İslâm
ordusu Medâyin şehrine kolayca girerek, burayı fethetti.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bu fethi, şu mektupla Hz. Ömer’e bildirdi:
Îmân edenlerin yardımcısıdır
"Rahmân ve Rahîm olan Allahü teâlânın adıyla. Irak vâlisi Sa’d bin Ebî
Vakkâs’tan, mü’minlerin emîri Ömer-ül Fâruk’a. Allahın selâmı üzerine olsun!
Kendisinden başka hak ma’bûd olmayan, eşi, benzeri bulunmayan Allahü teâlâya
hamd eder, O’nun habîbi olan Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederim.
Allahü teâlâ, bize ihsânı ile, gözün görmediği meydanlarda at koşturmayı
nasîb etti. Kisrânın yurdunun büyük bir kısmını ele geçirdik. Ordu
kumandanlarının çoğunu öldürdük. Bu savaşta melekler onların yüzlerine ve
arkalarına vuruyorlardı. Çünkü Allahü teâlâ îmân edenlerin yardımcısıdır. Îmân
etmeyenlerin yardımcısı yoktur.
Yezd-i Cürd kaçtı. Kızı, esîr olarak ele geçirildi. Bundan sonra ne
yapacağımız husûsunda, Medâyin şehrinde emirlerinizi bekliyorum. Allahü teâlânın
selâmı bütün Müslümanların üzerine olsun!"
Hz. Sa’d hayatının sonlarına doğru Medîne’ye yakın Akik denilen yerde
hastalandı ve orada 675 yılında vefât etti. Mübârek cesedi Medîne-i münevvereye
götürüldü. Namazını Medîne vâlisi Mervân kıldırdı. Vasıyetine uyularak Bedir
harbinde giymiş olduğu elbisesi ile defnedildi. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri,
Cennetle müjdelenen on sahâbîden, en son vefât edendir.
Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennettedir
Hz. Sa’d, heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesûr, sözü, özü doğru büyük bir
zâttı. Çok cömert olup, sâdeliği severdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri,
Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona,
"Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin" diyerek
iltifâtlarda bulunurdu.
Hz. Sa’d, Cennetle müjdelenen on sahâbeden biridir. Nitekim Peygamber
efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
- Ebû Bekir Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali
Cennettedir, Talhâ Cennettedir, Zübeyr Cennettedir, Abdurrahman bin Avf
Cennettedir, Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennettedir, Sa’îd bin Zeyd Cennettedir, Ebû
Ubeyde bin Cerrâh Cennettedir.
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz, her namazın ardından, muhakkak şöyle duâ ederdi: "Yâ
Rabbi! Cimrilikten, korkaklıktan, erzel-i ömür denilen ihtiyârlıktan,
bunaklıktan, dünya fitnesinden ya’nî Deccâlın fitnesinden ve kabir azâbından
sana sığınırım."
Hz. Sa’d buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâm arasında kardeşlik te’sîs ettikleri
zaman, Hz. Ali’yi kendine seçerek buyurdu ki:
- Yâ Ali! Sen benim dünyada da âhırette de kardeşimsin. Yâ Ali, Mûsâ’nın
yanında Hârûn nasıl idi ise, sen de benim yanımda öylesin. Yalnız şu fark var
ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.
Üç gün ağladım
Resûlullaha bir köylü gelerek dedi ki:
- Bana, söyleyebileceğim bir kelime öğret.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- "Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur ve O’nun ortağı da
yoktur. Allah her şeyden yücedir. Bütün hamdlerin hepsi Allaha mahsûstur.
Âlemlerin Rabbi olan Allahın şanı ne yücedir. Günâhtan kaçmaya kuvvet, ibâdet
yapmaya kudret, ancak azîz ve hakîm olan Allahın yardımı iledir" de! Köylü
tekrar dedi ki:
- Bunlar Rabbim içindir. Kendim için ne söyleyeyim?
Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki:
- "Allahım beni bağışla ve koru! Bana hidâyet ver ve rızıklandır" de!
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri buyurdu ki:
- Mü’min, bir iyilikle karşılaşsa, Allaha şükreder. Bir musîbetle
karşılaştığında da hamd ve sabreder. Böylece her işinde sevâb kazanır. Hattâ
hanımının ağzına koyduğu lokmadan dahî sevâb alır.
Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece
okursa, sabaha kadar duâ eder.
Kadsiye zaferinden sonra bir müddet Medâyin’de kalan Hz. Sa’d, şehrin
havasının ve suyunun askerlere iyi gelmediğini görünce, durumu Hz. Ömer’e
bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, yeni bir şehir tesis edilmesini emretti.
Hz. Sa’d da Kûfe şehrini kurdu ve şehre ilk vâli tayin edildi.
Bana duâ et!
Hz. Ömer, şehîd olmadan önce, kendisinden sonra yerine geçecek halîfeyi
seçmek için altı kişilik bir şûrâ teşkil edilmesini vasıyet etmişti. Bildirmiş
olduğu altı kişiden biri de, Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleriydi. Eğer Sa’d halîfe
seçilmezse, ona bir vezirlik verilmesini de vasıyet etmişti. Hz. Osman halîfe
seçilince, Hz. Ömer’in tavsiyesine uyarak, Hz. Sa’d’ı tekrar Kûfe vâliliğine
tayin etti.
Ömrünün sonlarına doğru, gözleri görmez olmuştu. Bu hâlde iken Mekke’ye
gelmişti. Mekke halkı etrafına toplanıp, "Bana duâ et, bana duâ et" deyince,
hepsine duâ etti.
Abdullah bin es-Sâib anlatır:
"Ben genç idim. Bir ara ona yaklaştım ve kendimi tanıtmaya çalıştım. Beni
tanıdı ve sordu.
- Sen, Mekke’nin, Kur’ân-ı kerîmi en iyi okuyanlarından birisi değil
misin?
Ben de, "Evet" dedikten sonra bir ara sordum:
- Efendim, sizin duânız makbûl olup, herkese duâ ediyorsunuz. Kendiniz için
duâ etseniz de gözleriniz açılsa, olmaz mı?
Hz. Sa’d gülümseyerek buyurdu ki:
- Oğlum, Allahü teâlânın benim hakkımdaki takdîri, ya’nî gözümün
görmemesi, gözümün görmesinden daha güzeldir."
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bir gün Peygamberimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah, duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin!
Resûlullah efendimiz cevâbında buyurdu ki:
- Duânızın kabûl olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki,
yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ
nasıl kabûl olunur?
Sâlih kimse
Hz. Âişe şöyle anlatır:
Resûlullah efendimiz gazvelerin birinde, geceleyin Medîne’ye dönüp geldiğinde
buyurdu ki:
- Ne olurdu, sâlih bir kimse çevremizde bekçilik yapsa...
Birden bir ses duyduk. "Kim o?" buyurdu.
Bu arada Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın sesi duyuldu:
- Benim, Sa’d bin Ebî Vakkâs.
Peygamberimiz sordular:
- Buraya niçin geldin?
- İçimden bir ses, "Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir
sıkıntı ve eziyet verirler" dedi. Bunun için hizmetinize geldim.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, ona hayır duâ etti ve istirâhate
çekildiler.
Uhud savaşında bir ara müşrikler Uhud dağına tırmanmaya başlayınca,
Resûlullah efendimiz, yanında bulunan Hz. Sa’d’a buyurdu ki:
- Onları geri çevir!
Hz. Sa’d dedi ki:
- Yâ Resûlallah, yanımda bir tek okum kaldı. Onları nasıl geri çevireyim?
Peygamber efendimiz emrini üç kere tekrarladı.
Bundan sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:"
Bir ok daha buldum
Ok çantamda kalan bir oku aldım. Müşriklerden birine atıp öldürdüm. Sonra ok
çantama el attığımda bir ok buldum. Baktığımda az önce attığım oktu. Onu tekrar
atıp başka birini öldürdüm.
Sonra bir daha baktığımda yine aynı oku buldum. Onu da atıp yine birini
öldürdüm. Birkaç defa aynı şekilde oku attım. Bu durumu gören müşrikler,
tırmanmaktan vazgeçerek geri döndüler.
Ben de kendi kendime, "Bu mübârek bir oktur" dedim ve bu oku hep yanımda
taşıdım."
Rivâyete göre Hz. Sa’d bu oku attıkça, bembeyaz yüzlü mübârek bir zât, bu oku
geri getiriyordu. Hz. Sa’d der ki:
"Uhud’da Resûlullahın sağında ve solunda beyaz elbiseli iki kişi gördüm ki,
onlar en şiddetli şekilde çarpışıyorlardı. Onları ne daha önce, ne de daha sonra
gördüm.
"Hz. Sa’d’ın îmân etmeyen kardeşi Utbe, Uhud’da müşriklerin arasında idi. Hz.
Sa’d bu kardeşi ile savaşmak için, onu çok aramıştı. Buyurdu ki:
"Vallahi, kardeşim Utbe’yi öldürmek için duyduğum hırsı, hiçbir adamı
öldürmeye karşı duymamışımdır. Kardeşimi bulup öldürmek için, iki kere
müşriklerin saflarını yardım fakat gözümden kaçtı. Üçüncüsünde, Resûlullah bana
buyurdu ki:
- Ey Allahın kulu! Sen ne yapmak istiyorsun? Yoksa sen kendini öldürtmek
mi istiyorsun?
Bunun üzerine, onu aramaktan vazgeçtim. Utbe’yi Hâtıb bin Ebî Beltea
öldürdü."
Harp hiledir
Uhud savaşının sonunda müşrikler, Uhud’u terkedip Mekke’ye dönme kararı
aldıklarında, Resûlullah efendimiz, Hz. Sa’d’ı keşif vazîfesi ile gönderdi. Hz.
Sa’d, müşriklerin gitme kararı alıp, dönüş hazırlıklarını keşfedince, geri
dönüp, yüksek sesle dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Müşrikler develerine bindiler, atları yedeğe aldılar,
Mekke’ye yöneldiler!
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Yavaş konuş, şüphesiz harp hiledir. Zîrâ müşrikler geri dönerse, şu
sevincinin bir benzerini göremezsin.
Sonra, Peygamber efendimizin tekrar sormaları üzerine, Sa’d bin Ebî Vakkâs
hazretleri, gördüklerini ve işittiklerini tekrarladı. Müşriklerin gittikleri
kesinleştiği hâlde, Sa’d’ın yüzü üzüntülü idi. Resûlullah efendimiz, üzüntüsünün
sebebini sordular. Hz. Sa’d dedi ki:
- Müslümanlar zafer kazanmadan, müşriklerin gitmesine sevinmeyi hoş görmedim.
Resûlullah efendimiz de buyurdu ki:
- Zaten Sa’d harb hastasıdır.
Hz. Sa'd 675 yılında, vefât etti. "Aşere-i mübeşşere"den en son vefât
edendir. Medîne-i münevverede medfûndur.
Copyright © HuzuraDogru Yayinlanma:: 2004-03-29 (433 Okunma) [ Geri Dön ] |