Sayfa: 1/9
Ehl-i sünnetin dört büyük imâmından
birincisi. Hanefî Mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi. Kendisine İmâm-ı
A’zam Ebû Hanîfe denilmiştir. Asıl adı Nûman’dır. 699 (H. 80) yılında Kûfe’de
doğdu. Babasının adı, Sâbit’tir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden bir
zâtın soyundan olup, Fârisoğullarındandır. Dedesi Zûta, İslâm dînini kabul etmiş
ve hazret-i Ali’ye ikramda bulunmuştu. İlim sâhibi sâlih ve kıymetli bir zât
olan babası Sâbit, hazret-i Ali ile görüşmüş, kendisi, evlâdı ve zürriyeti için
duâsını almıştır.
Tahsili: İmâm-ı A’zam Kûfe’de doğup büyüdü
ve orada yetişti. Âilesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldı. Küçük
yaşta Kur’ân-ı kerîm’i ezberledi ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan
sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında Eshâb-ı
kirâmdan hicrî 93 yılında vefât eden Enes bin Mâlik’i, hicrî 87 senesinde vefât
eden Abdullah bin Ebî Evfâ’yı, hicrî 85’te vefât eden Vâsile bin Eska’ı, hicrî
88’de vefât eden Sehl bin Saîde’yi ve hicrî 102’de en son Mekke’de vefât eden
Ebu’t-Tufeyl Âmir bin Vâsile’yi görmüştür. Bunlardan hadis dinlemiştir.
O zaman Kûfe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim
merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik dinlere ve
sapık îtikâdlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca îtikâdı bozuk olan
Şîa ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde Hâricîler türemişti. Diğer taraftan
Eshâb-ı kirâmla görüşüp onlardan Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini
nakleden Tâbiînin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele
geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücâdele sürüp gidiyordu. İmâm-ı
A’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticâretle
meşgul olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin meclisine gidip onları
dinliyordu. Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i
sünnet îtikâdını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücâdele edip onların bozuk
fikirlerini çürütüyorlardı. Kûfe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor,
hattâ bu münâzaralar meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok genç
yaşta olan İmâm-ı A’zam da, âilesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din
bilgileriyle bâzan münâzaralara katılıyor ve onun üstün kâbiliyeti, keskin
zekâsı, derin anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme
başlamadığı halde sapık fırkalara mensub olanlarla yaptığı münâzaralarındaki
iknâ kâbiliyeti ve üstün başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini
çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik
ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeğe başladı. İlim öğrenmeye
başlayışını kendisi şöyle anlatır:
“Bir gün zamanın âlimlerinden Şâbî’nin yanından geçiyordum,
beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de;
“Çarşıya, pazara!” dedim. “Maksadım o değil, ulemâdan (âlimlerden) kimin dersine
devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum.” dedim.
“İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki,
akıllı ve kâbiliyetli bir genç olduğunu görüyorum.” dedi. Onun bu sözü bende iyi
bir tesir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânın
yardımı ile Şâbî’nin sözünün bana çok faydası oldu.”
İmâm-ı Şâbî’nin tavsiyesinden sonra ilme
sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başladı. İmâm-ı A’zam önce kelâm ilmini,
îmân ve îtikâdı ve münazara bilgilerini Şâbî’den öğrendi. Kısa zamanda bu
ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı. İmâm-ı A’zam’ın talebesi
Züfer bin Hüzeyl şöyle demiştir: “Hocam Ebû Hanîfe der ki: Önce kelâm ilmini
öğrendim. Bu ilimde parmakla gösterilir bir dereceye ulaştım... Daha sonra
Hammâd bin Ebî Süleymân’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladım...”
Fıkıh ilmine nasıl başladığını talebesi Ebû Yûsuf ve diğer talebelerinin bir
sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu, Allahü teâlânın tevfik ve inâyeti iledir.
O’na dâimâ hamd olsun. Ben ilim öğrenmeye başladığım zaman bütün ilimleri göz
önüne aldım. Her birini kısım kısım okudum. Neticesini ve faydalarını
düşündüm... Sonra fıkıh ilmine baktım. Onda âlimlerle, fakihler ile bir arada
bulunmak, onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dînin
icaplarını yerine getirmek, ibâdet etmek de fıkhı bilmekledir. Dünyâ ve âhiret
onunla kâim... İbâdet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fıkıh, ilimle ameldir.”
İmâm-ı A’zam, fıkıh ilmini Hammâd’dan
öğrendi. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği
her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzâkere yoluyla yoklama yapınca, onun
dersleri ezberlediğini görürdü ve benim yanımda ders halkasının başına
Nu’mân’dan başka kimse oturmayacak derdi.
İmâm-ı A’zam’ın hocası Hammâd, fıkıh ilmini
İbrâhim Nehaî’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da
Peygamberimizden öğrenmiştir. Hammâd’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam edip
emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur
oldu. Bu hususta şöyle demiştir: “Ben, ilim ve fıkıh ocağında yetiştim.
İlim erbâbıyla beraber bulundum. Fıkıhta en değerli bir hocaya devam ettim.”
Sonraki Sayfa (2/9) 
|