Sayfa: 1/6
Selman-ı Farisi hazretleri, esbabı kiramın büyüklerinden ve meşhurlarındandır.
İnsanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve
kendilerine silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin ikinci halkasıdır.
Aslen İranlı olup, İsfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde Mecusi
iken, Hıristiyan rahipleriyle tanışıp, Mecusiliği terk etti. Kiliseye girip
hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik
yerlerde kaldı.
Nihayet Medine'ye gelip Peygamber efendimiz (aleyhisselam) hicret edince
maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı.
Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz ona Selman
ismini verdi, İran'lı olduğu için de Farisi denildiğinden ismi Selman-ı Farisi
olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin
Firüz'dur. Lakabı Selman-ül Hayr, künyesi ise Ebu Abdullah'tır.
Ebu'l-Ferec buyurdu ki:
Abdullah ibni Abbas'ın yanında idim. Bana Selman-ı Farisi'nin bir gün hayatını
şöyle anlattı:
Selman dedi ki: "Ben Faris (İran)'ın, İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam
köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim.
Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama
izin vermezdi. Babam Mecusi (ateşperest) olduğu için Mecusiliği de bana evde tam
bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik.
Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki:
"Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git
mallarını ve arazilerini tanı."
Ben de "peki" deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde
bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim, gidip baktım ki,
içerde ibadet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret
ettim. Zira bizlerin ibadeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat
onlar görünmeyen bir Tanrı’ya ibadet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki,
bunların dinine göre bizimki bâtıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim.
Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: "Bu dinin aslı nerededir?"
Bana, "Bu dinin aslı Şam'dadır" dediler, "Peki dedim. Ben de Şam'a gitsem beni
de bu dine kabul ederler mi?" "Evet kabul ederler" dediler. "Sizlerden yakında
Şam'a gidecek kimseler var mıdır?" diye sordum "Bir müddet sonra bir kervanımız
Şam'a gidecektir" diye cevap verdiler (İsfehan’daki bu Hıristiyanlar, İsfehan’a
Şam'dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)
Ben bunlarla meşgul olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce,
beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını
babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam "Bu zamana kadar
nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı" dedi. Ben de "Babacığım ben bu gün
tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrani kilisesi
çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve her şeye hakim ve kadir
olan bir Tanrıya iman ediyorlar. Onların ibadetlerine şaştım kaldım. Akşama
kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dini daha doğrudur" dedim. Babam "Ey
oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dini, onların
dininden daha doğrudur. Onların dini bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma"
dedi. Ben de "Hayır babacığım onların dini bizimkinden daha hayırlıdır ve
onların dini haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise bâtıldır" dedim. Babam buna çok
kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce "kilisede
hıristiyan rahiplere; bu dinin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da
Şam'da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam'a gidecek olan
kervanı beklerdim. Nihayet hıristiyan rahipler Şam'a gidecek kervanı
hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve
kervanın bulunduğu kiliseye gittim.
Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam'a gittim. Şam'da
hıristiyan dininin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun
yanına gittim. Ona durumu anlattım.
Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan bana
Nasraniliği öğretmesini rica ettim. O da kabul etti.
Ben de Ona hizmet etmeye, kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dini
öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü
hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri
kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş
biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim
vefat etti. Nasraniler onu defnetmek için toplandılar. Onlara "Neden buna bu
kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir" dedim, "Sen bunu
nerden çıkarıyorsun" dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların
yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasraniler yedi küp altını ve gümüşü
çıkardılar ve "Bu, defne ve techize layık bir kimse değildir dediler ve bir yere
atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim
zahid bir kimse idi.
Sonraki Sayfa (2/6) 
|