Sayfa: 1/3
Ehl-i sünnetin dört mezhebinden biri olan
Mâlikî mezhebinin imâmı. Adı Mâlik bin Enes, künyesi Ebû Abdullah’tır. 711 veya
713 (H. 93 veya 95) yılında Medîne’de doğdu. 795 (H. 179)
de Medîne’de vefât etti.
İmâm-ı Mâlik, ilim ve hadis rivâyetiyle
meşgul olan bir âilede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Mâlik, babası Enes ve
amcası Süheyl, hadîs rivâyeti yapmışlardır. Dedelerinden biri Medîne’ye
yerleşmiş, Eshâb-ı kirâmdan Ebû Amr’dır. Yaşadığı muhit, Peygamberimizin yaşamış
olduğu veİslâmın hükümlerinin vaz edildiği, Ebû Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahü
anhüm) zamanlarında İslâmın merkezi olan ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medîne
idi. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kendisinin isteği ve âilesinin yardım ve
teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi
göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en
güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp; “Şimdi git oku, yaz!” demiştir.
Ayrıca oğluna “Râbiât-ur-Rey’e git onun ilim edebini öğren.” demiştir. Bu teşvik
üzerine Râbiât-ur-Rey’in derslerine devam edip, genç yaşta re’ye dayanan fıkıh
ilmini öğrendi. Diğer âlimlerin de derslerine devam etmiş, bilhassa yanından hiç
ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz’den çok istifâde etti. Genç bir talebe
olan Mâlik, hocasına karşı büyük bir hayranlık, muhabbet duyar ve üstün bir edep
gösterirdi. O, hocası hakkında şöyle der: “Abdurrahmân ibni Hürmüz’ün derslerine
on üç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç
kimseye söylemiyorum. O bid’at sâhiplerini red bakımından ve insanların ihtilaf
ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisiydi.”
İmâm-ı Mâlik, muhitindeki bütün âlimlerden
faydalanmış ve ilim uğrunda büyük bir fedakarlık göstermiştir. Bu hususta her
türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi
satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ın
âzâtlısı olan Nâfi’ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nâfi, hazret-i Ömer’den
nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve
şiddetli sıcaktan korunmak için hiçbir gölge bulamazdım. Nâfi, dışarı çıkınca
edeple selâm verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, Abdullah bin Ömer
şu meselelerde ne buyurmuştur? diye sorardım. O da bu
suallerimi cevaplandırırdı.”
İmâm-ı Mâlik, Nâfi vâsıtasıyla hazret-i
Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbn-i Şihâb ez-Zührî’den
veSaîd bin el-Müseyyib gibi zâtlardan ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders
almak için üstün bir gayret ve dep gösterirdi. İmâm-ı Mâlik şöyle anlatmıştır:
Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün
İbn-i Şihâb’ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum.
Hizmetçisine kapıda kim var, bak, dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz
var, deyince, onu derhal içeri al, demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz
bekledim. İbn-i Şihâb yanıma gelip bana; “Herhalde evine gitmeden buraya geldin,
yemek yemedin değil mi?” dedi. Daha ben, hayır, demeden yemek hazırlanmasını
emredince, yemeğe ihtiyacım yok, diye mukâbelede bulundum. Bunun üzerine,
öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun, dedi. Bana hadîs-i şerîf öğretmenizi
istiyorum efendim, deyince, yazı yazacak sayfalarını çıkar, dedi. Ben de
çıkardım ve bana kırk tâne hadîs-i şerîf rivâyet etti. Biraz daha rivâyet
etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter, bunları ezberleyip nakledersen sen
de muhaddis olursun, dedi.
İmâm-ı Mâlik, Ehl-i beytten Ca’fer-i Sâdık hazretlerinden
de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır:
“Câfer bin Muhammed’e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlüydü. Yanında
Resûlullah efendimiz anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam
ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı kerîm okurdu.
Abdestsiz hadîs-i şerîf rivâyet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. O,
takvâ sâhibi, zâhid (dünyâya rağbet etmeyen) ve âbid (ibâdet eden) âlimlerdendi.
Yanına geldiğim zaman yastığını alır, mutlaka bana ikrâm ederdi.”
Birgün hocası Ebü’z Zinâd’a hadis rivâyet ederken rastlamış
ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası; “Bizim halkamıza niçin
oturmadın?” diye sorunca, şu cevâbı vermiştir: “Yer dardı, oturamadım. Peygamber
efendimizin hadîs-i şerîflerini ayakta dinlemek, edepsizlik olur, diye ayakta
dinlemek istemedim”
Sonraki Sayfa (2/3) 
|