Hindistan’da yetişen büyük İslâm âlimi ve büyük velî. Adı, Ahmed bin
Abdülehad’dir. 1563 (H. 971) senesinde aşûre günü Hindistan’ın Serhend şehrinde
doğdu. 1624 (H. 1034) te doğduğu yerde vefât etti.
İnsanların, îtikad, ibâdet ve
ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri ile amel etmelerini sağlayan,
insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve
kendilerine Silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin yirmi üçüncü halkasıdır.
Hazret-i Ömer’in soyundan olup babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük
âlimi, salih, faziletli kimseleriydi.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri doğduktan bir müddet sonra hastalanınca babası onu
kendi hocası Şah Kemal Kıhteli Kâdirî’ye göstermiş, o da; “Korkma bu çocuk çok
yaşayacak ve büyük bir zât olacak.” buyurup, elinden tutarak ağzından öpmüş ve
mânevî feyzlere kavuşturmuştur.
İlk tahsilini babasından okuyup, Arapçayı öğrenmiş, küçük yaşında Kur’ân-ı
kerîmi ezberlemiştir. Sesi güzel olduğundan bülbül gibi okurdu. Çeşitli ilimlere
âit küçük kitapları ezberlemiş, sonra Siyalkut şehrine gidip büyük âlim Mevlânâ
Kemâleddîn-i Keşmîrî’den aklî (fizik, kimya, biyoloji, matematik vs.) ilimleri
gâyet iyi okumuştur.
Kâdı Behlûl-i Bedahşânî’den de naklî, yâni dînî ilimleri
okuyarak icâzet (diploma) almıştır. On yedi yaşındayken tahsilini tamamlayıp,
aklî ve naklî (kelâm, fıkıh, tasavvuf) ilimlerin hepsinden icâzet aldı.
Tahsili esnâsında babası vâsıtasıyla Kâdirî ve Çeştî yollarının büyüklerinden
feyz aldı. Babası hayattayken, ilim öğretmeye başladı. Bu sıralarda
Risâlet-üt-Tehlîliyye, Rîsâlet-i Redd-i Revâfıd, İsbât-ün-Nübüvve ve başka
birçok risâle ve kitap yazmıştır. Edebiyata çok meraklı olup, fesâhatı, belâğatı,
sür’at-i intikâli(çabuk kavrayışlılığı), zekasının üstünlüğü herkesi hayrette
bırakıyordu.
Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu ile birlikte kalbi Ahrâriyye
büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının
vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend’den yola çıktı.

Hindistan’ın hükümet merkezi olan Delhi şehrine gelince orada büyük veli
Muhammed Bâkî-billah hazretlerini ziyâret etti. Huzuruna girince kalbinde bir
nur parladı. Mıknatısın iğneyi çektiği gibi çekilip, duymadığı, bilmediği şeyler
kalbine doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifâde etmeyi niyyet ettiyse de,
kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmayıp, ertesi gün huzuruna gelerek
Ahrâriyye feyzine kavuşmak şevkini bildirdi.
Edeple ve can kulağı ile hocasının
sözlerine ve hallerine bağlandı. Yüksek kâbiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp,
hocasındaki bütün kemâlât, olgunluklar ve üstünlükler kendisinde hâsıl oldu.
Hocası Muhammed Bâkî-billah, zamanının büyüklerinden bâzı dostlarına yazdığı bir
mektupta şöyle buyurmuştur:
“Serhend şehrinden bir genç geldi. İlmi pekçok, her hareketi ilmine uygun.
Birkaç gün bu fakirin yanında bulundu. Onda çok şeyler gördüm. Dünyayı nurla
dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum.”
İmâm-ı Rabbânî, hocasının lütfu ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen
hallere kavuştu. Birkaç ay sonra hocası Muhammed Bâkî-billah’tan kayıtsız,
şartsız icâzet aldı. Böylece tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yüksek dereceye
kavuştuktan sonra memleketi olan Serhend’e dönmesi emrolundu.
Hocası
talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından
Serhend’e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: “Kalplere devâ, ruhlara şifâ
olan bu tohumu Semerkand ve Buhârâ’dan getirip, Hindistan’ın bereketli toprağına
ektim. Taliplerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O (İmâm-ı Rabbânî) her
dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona
bıraktım.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri memleketine gelince ilim öğretmeye, tasavvuf ve
mârifet nurlarını dünyâya yaymaya, tâlipleri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı.
Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan âşıkları, onun ilminden, nûrundan
faydalanmaya geliyordu.
Talebelerine Beydâvî Tefsîri, Sahîh-i Buhârî, Mişkât-i
Mesâbih, Avârif-ül-Meârif, Pezdevî, Hidâye ve Şerhi Mevâkıf gibi bâzı din
kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında
dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder buna çok önem verirdi.
Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselâmın dînini
canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu.
Zamanının pâdişahlarını, vâli, kumandan,
âlim ve hâkimlerini çok tesirli mektupları ile dîne, sünnet-i seniyyeye teşvik
ediyor, çok âlim ve evliyâ yetiştiriyordu. Allahü teâlâ ona öyle bir ilm-i bâtın
ihsan etmişti ki, kendine mahsus olan ilimleri de cihâna yaydı. Hocası da bu
yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu.
Hatta birgün
geldiği zaman, kendisini kalbi ile meşgul görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de
haber verip, “Rahatsız etme!” dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra
İmâm-ı Rabbânî hazretleri kalkıp; “Kapıda kim var?” deyince, üstadı; “Fakîr
Muhammed Bâkî.” dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevâzû ile karşıladı.
Hocası kendisine çok müjdeler vermiş, dostlarına medhetmiş ve öleceği zaman
bütün talebelerine ona tâbi olmalarını emretmişti.
Zamanın âlimleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerine “Sıla” ismi ile hitap ettiler.
Sıla, birleştirici demektir. Çünkü o, tasavvufun İslâmiyetten ayrı bir şey
olmadığını İslâmiyete uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkâm-ı İslâmiyye ile
tasavvufu vasletmiş, birleştirmiştir.
Bir mektubunda da; “Beni iki deryâ
arasında sıla yapan Allahü teâlâya hamd olsun.” diye duâ etmiştir. Hadîs-i
şerîfte; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefâati ile çok kimseler
Cennete girer.” buyrularak, onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadîs-i şerîf,
İmâm-ı Süyûtî’nin Cem’ül-Cevâmî kitabında vardır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-i Elf-i Sânî’dir. Yâni hicrî ikinci bin
yılının müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren
bir Resûl gönderilirdi, yeni din önceki dîni değiştirir, bazı hükümleri
kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebî gelir, din sâhibi peygamberin dînini
değiştirmez, kuvvetlendirirdi.
Hadîs-i şerîfte, bu ümmete ise her yüz yıl
başında İslâm dînini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir.
Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene
sonra, İslâm dînini her bakımdan ihyâ edecek, dîne sokulan bid’atleri
temizleyip, asr-ı saâdetteki temiz hâline getirecek, din ve fen ilimlerinde tam
vâris, âlim ve ârif bir zatın olması lâzımdı. Hadîs-i şerîfler bunu
bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmâm-ı Rabbânî hazretleri yapmıştır.
Bütün
İslâm âlimleri bu zâtın o olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamber efendimizden
tam bin sene sonra ilim ve irşâd kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihânı
Resûlullah’ın nurları ile aydınlattı, bid’atleri temizleyip İslâm dînini ihyâ
etti.
Başta vahdet-i vücûd bilgileri olmak üzere daha birçok yanlış anlaşılan
meseleleri gâyet açık bir şekilde izah ederek insanların zihinlerini ve
kalplerini yanlış ve bozuk inanışlardan, bid’atlerden temizledi; hakkı bâtıldan
ayırıp, Peygamber efendimizin, hak, doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i
sünnet îtikâdını her yere yaydı.
Genç ihtiyar herkes ve birçok âlim onun
etrafında toplandı. Kendisine ilk defâ Müceddîd-i Elf-i Sânî ismini veren,
zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyalkûtî’dir. O zamanın diğer
büyük âlimleri de onu methetmiş, övmüştür.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dîne yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri ve
sağlam, iknâ edici delillerle kendilerinin çürütüldüklerini gören bâzı sapık
kimseler ona cephe aldılar ve iftirâ etmeye başladılar. O zamanın Sultanı Selim
Cihângir Hanın devlet adamları, hatta büyük veziri ve baş müftîsi ve
etrâfındakiler Şiî idiler .
Halbuki İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin
birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revâfid risalesi, Şiîlerin
bazılarının yanlış yolda olduklarını bildirmekteydi. Hindistan’daki îtikatları
bozuk olan bu insanlar, Sultâna gidip İmâm-ı Rabbânî hazretleri hakkında çeşitli
iftiralarda bulunarak şikâyet ettiler.

Sultan, oğlu Şah Cihan’ı gönderip İmâm-ı
Rabbânî hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini
öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihân, bir müftî ile yanına gitti.
Sultana secde câiz olduğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. Onun üstünlüğünü
biliyordu.
Babama secde edersen seni kurtarabilirim, deyince, İmâm-ı Rabbânî
hazretleri bu fetvânın zarûret zamânında izin olduğunu, azîmet ve din
bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin
kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi.
Çocuklarını ve
talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı
sultana o kadar güzel ve doyurucu cevap verdi ki, sultan yüksek hakîkatleri
anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi.
Hattâ o, sultana kendisine yapılan iftirâların asılsız olduğunu açık delillerle
anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı onun dinde
olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek Müslüman oldu.
Sultânın iknâ olduğunu, kendi uğraşmalarının boş olduğunu gören iftirâcı
sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu
serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir.” diyerek uzun konuşmalardan sonra
sultanı aldattılar. Sultan, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini memleketin en sağlam ve
korkunç kalesi olan Guvalyar Kalesine hapsedilmesini emretti ve hapsedildi.
Bu
hâdiseye çok üzülen talebeleri sultâna isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek
güçteydiler. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretleri onları rüyâlarında ve uyanıkken bu
işten men etti. Sultana hayır duâ etmelerini emredip; “Sultanı incitmek bütün
insanlara zarar verir.” buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır duâ ediyordu.
Sultanın veziri koyu bir muhâlif olduğundan zindanda İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin başına kardeşini tâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını
emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine heybet,
sabır ve hatta neş’e görerek tövbe etti. Muhâlefeti bırakıp Ehl-i sünneti seçti
ve onun hâlis talebelerinden oldu. Kalede hapiste bulunan insanlar, onun
bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendiler. Birçok günâhkar tövbe
etti. Hatta bâzıları yüksek âlim oldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri kalede iki veya
üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve
ihsân eyledi. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest
bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı
dertlerden sonra evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde
derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerini hapsettiren Selim Cihangir Hânın oğlu Şâh Cihan,
pâdişâh olmak için babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki
kumandanların çoğu kalpten kendisine bağlı olduğu halde zafer kazanamadı. O
zamanın evliyâsından birine hâlini anlatıp duâ istedi. O velî dedi ki; “Senin
zafer kazanman için vaktin dört kutbunun sana duâ etmesi lâzımdır.
Bunlardan üçü
seninle beraber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe râzı değildir. O da
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i Elf-i Sânî hazretleridir.” Şah Cihân, İmâmın huzuruna
gelip duâ etmesi için yalvardı.
Fakat, babasına karşı gelmesine mâni olup
nasihat etti; “Babana git elini öp, gönlünü al; yakında vefât edecek, saltanat
sana kalacaktır.” diye müjde verdi. Şah Cihân emirlerini dinleyip arzusundan
vazgeçti. Az zaman sonra 1627 (H. 1037) de babası vefât edince saltanata
kavuştu.
Müslümanların zayıf düştüğü; küfrün, sapıklığın zulmetin, felsefecilerin ve
bozuk tarikatlerin her tarafı kapladığı bir zamanda, yüz binlerce kâfir, İmâm-ı
Rabbânî’nin elinde Müslüman oldu. Çok sayıda fâsık ve fâcir onun güzel hallerini
görüp, sohbetini işitip tövbe ederek sâlih Müslüman oldu.
Uzaktan yakından çok
kimseler rüyâda ve uyanıkken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde
gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, sâlih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu
görüp, sohbetinde bulununca feyz alarak kalpleri zikreder olmuştur.
İmâm-ı Rabbânî, İslâm dîninde her sözü senet olan, Ehl-i sünnetin temel
direklerinden çok büyük bir âlim ve velîdir. Kelâm ilminde müctehiddir.
Kendisinden önceki birkaç asırda İslâmiyete çok sinsi bir şekilde sokulmak
istenen felsefe düşüncelerini tamâmen temizlemiş, yazdığı mektuplar ve
kitaplarla kıyâmete kadar bu yoldaki bütün suâllere cevap teşkil edecek îzâhlar
ve açıklamalar yapmıştır.
Daha 18 yaşındayken yazdığı İsbât-ün-Nübüvve kitabı
ile peygamberleri filozoflardan kesinlikle ayırarak, peygamberlerin Allah’ın
dînini bildiren peygamberleri; filozofların ise, yalnız aklını rehber edinmiş
herhangi insanlar olduğunu açıkça ve kesin delillerle isbat etmiştir.
Böylece
peygamberliğe inanmayanların, peygamberleri filozof zanneden veya onlarla bir
tutmaya kalkışanların ne kadar yanlış düşündüklerini göstererek İslâm dînine
insan düşüncesi ve fikri karıştırmak ve böylece dîni zamanla değişir hâle
getirmek isteyenlerin yolunu kapatmıştır.
Büyük Ehl-i sünnet âlimleri ve
evliyâlarının da ancak Peygamber efendimizin tam izinde yürüyen yüksek insanlar
olduğunu belirterek bunlara da filozof diyenlerin bu sözlerinin ne kadar yanlış
olduğunu göstermiştir. Daha sonraki asırlarda ve zamanımızdaki filozofların her
türlü sözlerine onun eserlerinde bol bol cevaplar bulunmaktadır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, tasavvufun bütün inceliklerine ve en yüksek
kemâllerine ererek, Muhyiddîn-i Arabî, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Bâyezîd-i
Bistâmî ve Cüneyd-i Bağdâdî başta olmak üzere kendisinden önce yaşamış velilerin
sekr (tarikat sarhoşluğu) hâlindeyken söyledikleri ve iyi anlayamayanları
şaşırtan yüksek sözlerini, vahdet-i vücud bilgilerini gâyet net bir şekilde
açıklamış, bu büyüklerin yanlış anlaşılarak düşmanlık yapılmasına mâni olmuştur.
Tasavvuf deryâsından bol bol saçtığı yüksek mârifetler, beliğ ifâdeler ve fasih
sözleri ile bâzı evliyânın dahi kâfi şekilde anlamak ve anlatmaktan âciz kaldığı
yüksek hakikatleri candan arzulayanlara sunarak bu sonsuz deryânın susuzlarının
harâretini teskin etmiş, yolunu şaşırmışlara doğru yolu göstermiş, aşağı
derecelerde takılıp kalanları çok yükseklere çıkarmıştır.
Sorulan bütün suallere
cevaplar vererek tasavvufta iyi anlaşılmayan bir yer bırakmamıştır. Tasavvufî
kelime ve terimleri çok mükemmel bir şekilde yeniden açıklayarak bu konulardaki
karışık ifade ve bilgilerin arkasında saklanarak Müslümanları kandıran ve
şaşırtan câhillerle, dünya düşkünü bozuk tarikatçilerin maskelerini indirmiş, bu
hususta esaslı görüşleri açıklamış, bütün bu isim ve sıfatların vasıflarını,
asıllarını ve hakikatlerini gözler önüne sermiştir.
Böylece bu yoldan ve
tasavvuf kelimesi perde edilerek İslâm dînine bozuk inanç ve ibâdetlerin,
uydurma merâsim ve toplantıların, her türlü sapıklık ve hurâfelerin girip
yerleşmesini önlemiştir.
Vilâyetin ve velîliğin olağanüstü şeyler göstermek
demek olmadığını, asıl velîliğin Allahü teâlâyı unutmamak ve Allahü teâlânın
isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine olan mârifet, yakınlık olduğunu,
tasavvufun, İslâm dîni dışında ayrı bir yol değil, bizzat dînimizin içinde emir
ve yasakların kolaylıkla yapılmasına yardımcı olan Allahü teâlâya muhabbet yolu
olduğunu çok veciz şekilde izah ederek din bilgisi az olanların ve hakîkî
tasavvuf ehli olmayanların insanları kandırmalarına ve böylelerinin mârifet ve
kerâmet sâhibi hakîki velîlerle karıştırılmasına mâni olmuştur. Kısacası onun
tasavvuf deryâsında çözemediği bilmece, haber vermediği esrâr kalmamıştır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kitaplarında, mektuplarında, sohbetlerinde ve günlük
hayatında bütün bid’atlerle (dîne sonradan ilâve edilen hurafelerle) şiddetle
mücâdele etmiş, bunları bir bir ayıklayarak unutulmuş olan nice sünnetleri,
hatta farzları yeniden meydana çıkarmıştır.
Bid’atlerin en çirkininin îtikadda
(inançta) ortaya çıkanlar olduğunu bildirerek, bunlarla ve ibadetlere sokulmak
istenen bid’atlerle mücâdele etmiş, her sözü ve işinin sünnete uygun olmasına
pekçok titizlik göstermiştir.
Ayrıca zamanındaki bütün fen ilimlerini en üstün şekilde biliyordu. Fen
bilgileri üstüne yaptığı açıklamalar bu ilimlerin mütehassıslarını hayrette
bırakmıştır. Meselâ elektronların çok hızlı dönüşlerinden dolayı atomların
içinin ve böylece maddelerin dolu sanıldığını, halbuki boş olduğunu ilk olarak
bundan dört yüz sene önce açıklamıştır. Bu husus, fen adamları tarafından ancak
20. yüzyılda ve uzun deneyler sonucu anlaşılabilmiştir.
Kerâmetleri:
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin her an kerâmetleri görülürdü. Bedreddîn-i Serhendî,
İmâm’ın 60 binden fazla kerâmeti olduğunu bildirmektedir. Bunlardan bâzıları
şunlardır:
Kıymetli talebelerinden Seyyid Cemâl şöyle anlatmıştır: “Bir çölden geçiyordum,
âniden önüme bir arslan çıktı. Yalnızlık korkusundan ve bu yırtıcı arslanın
heybetinden, titremeye başladım.

O sahrada, bu arslanın önünden kaçmaya imkân
bulamadım. Hocam İmâm-ı Rabbânî’yi hatırlayarak ondan yardım istedim. Birdenbire
gördüm ki, elinde baston olduğu hâlde acele geldi. Elindeki bastonu ile o korku
bilmez heybetli arslana vurdu. Bu hâli görünce birden irkilip dikkatle baktım,
arslan süratle kaçıp gitti. Hocamı da bir daha göremedim.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri talebeleri ile birlikte bir köye gitmek üzere yola
çıkmışlardı. Bir sahraya geldikleri sırada hava çok sıcak ve tozluydu.
Talebeleri bunaltıcı havada susamışlar ve sıcaktan rahatsız olmuşlardı. İmâm-ı
Rabbânî hazretleri gözlerini semâya dikerek duâ edince birkaç adım yürümeden bir
parça bulut göründü ve hepsini gölgeledi. Toz kalkmayacak ve çamur olmayacak
kadar yağmur yağdı. Havanın harâretini düşüren hafif bir rüzgâr da esti.
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “Bir yolculukta hocamız bir kervansaraya
indiler. Âniden dostlarına: Bugün buraya bir belâ geleceğini ve herkese sirâyet
edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler herkes;
“Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil’-ardı velâ fissemâi ve
hüvessemîul-alîm” ve “Eûzübikelimâtillâhittâmmâti min şerri mâ halak” duâlarını
tekrar tekrar okusunlar.
Çünkü bu duâyı kim okursa, Allahü teâlânın inâyeti ile
kendisi ve malı korunur, buyurdu. Bunu söyledikten, iki saat geçmeden
kervansarayın bazı kısımlarında yangın çıktı.
Bir türlü söndüremediler ve birçok
mal yanıp telef oldu. Bu arada talebesi Mevlânâ Abdülmü’min Lâhorî’nin de
malları yandı. Ona hazret-i İmâm: Size hiç kimse okunması îcâbeden duâları
söylemedi mi? buyurdular. Arkadaşları ona bu duânın okunması gerektiğini
söylemeyi unutmuşlardı.”
Vefâtı: İmâm-ı Rabbânî hazretleri ömrünün son zamanlarında evinde inzivâya
çekilip beş vakit namaz ve Cumâ namazı hariç evden çıkmadı. Kendi oğulları ve
kıymetli talebelerinden birkaç kişi hâriç başkaları çok nâdir içeri
girebiliyordu. İnzivâya çekilip insanlardan uzak kalmasının hikmeti sorulunca;
“Bu dünyâdan göçmemi çok yakın görüyorum.
İş böyle olunca tamâmen inzivâ ve
ayrılığı tercih edip dâimâ istiğfar ediyorum, af diliyorum. Bunları zarurî
görüyorum. Bütün vakitlerimi ve nefeslerimi, zâhirî ve bâtınî ibâdetle geçirmeyi
daha lüzumlu buluyorum. Bu da ancak insanlardan ayrılmak ve tam bir uzlette
kalmakla ele geçer. Bunun için, beni bırakınız, benden ayrılınız ve beni Allahü
teâlâya ısmarlayınız.” buyurdu.
Ömrünün son altmış üç günü humma hastalığı
çekti. Hastalığının en şiddetli günlerinde bile cemâatle namaz kılmayı terk
etmeyip sâdece son dört beş gün yalnız namaz kıldı. Bir gecenin üçüncü yarısında
kalkıp abdest aldı ve teheccüd namazı kılıp; “Bu bizim son teheccüdümüzdür.”
buyurdu.
Vasiyetini bildirdi. Vasiyetlerinin çoğu dîne uymak, sünnete yapışmak,
bid’atlerden sakınmak, farz ve nâfile ibâdetlere devam etmek hakkında olup;
“Dînin kıymetli kitaplarından dîne tam uymağı öğreniniz ve bununla amel ediniz.
Benim techiz ve tekfin işlerimi yaparken sünnete uyunuz.” buyurdu.
1624 (H. 1034) senesi Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü abdestli olarak
sedir üzerine yatıp sünnet üzere sağ ellerini sağ yanağının altına koyup zikirle
meşgul oldu. Bu sırada sık sık nefes aldığını gören büyük oğlu; “Hâl-i şerîfiniz
nasıldır babacağım?” diye sordu. İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir,
buyurdu.
Bundan sonra bir daha konuşmayıp, yalnızAllahü teâlânın ismini
zikrederken rûhunu teslim etti. Vefatında 63 yaşındaydı. Cenâzesi yıkanırken bir
müddet tebessüm edip ellerini namazda olduğu gibi bağladı. Yıkama esnâsında
ellerini çözdüler, fakat tekrar bağladı.
Bu durum birkaç defa tekrarlanınca
oradakiler bunda gizli bir sır olduğunu anlayıp bir daha ellerini çözmeyip
öylece bıraktılar. Serhend’de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan
pâdişâhı Şâh-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri vefâtından sonra da sevilmiş, asırlar boyu medh
edilmiş, eserleri okunup istifâde edilmiştir. Büyük velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri onu şöyle medh etmektedir:
“Yâ Rabbî! O nihâyetsiz yolun yolcusu, ilim sahiplerinin reisi, bu göz ile
görülmeyen ve akıl ile varılamayan gizli sırların menbaı, insanların
anlıyamadığı, ancak senin bildiğin büyüklüğün sâhibi, köpüren dalgaların mânâlar
deryası; maddesizlik mekansızlık âleminin reisi, nurları ile Hindistan’ı
aydınlatan, Serhend şehrini Mûsâ aleyhisselâma Allahü teâlânın kelâmı geldiği
şerefli vâdi (gibi) yapan, Muhammed aleyhisselâmın dîninin büyüklüğünün
vesikası, keskin görüşlüler meclisinin ışığı, dîni bütün olanların sertâcı,
düşünülemeyen yüksekliklere erişen, izinde gidenleri de oraya çeken Ahmed-i
Fârûkî’nin gözlerinin nûru hürmetine beni affet...”
Evliyânın büyüklerinden ve meşhurlarından olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye hocası
Şâh Abdullah-ı Dehlevî hazretleri yazdığı bir mektupta şöyle buyuruyor:
“İmâm-ı Rabbânî’yi sevenler, mümin ve takvâ sâhipleridir. Sevmeyenler ise şakî
ve münâfıklardır. Bütün âlem-i İslâma, İmâm-ı Rabbânî’nin şükrünü edâ etmek
vâciptir.” Yine bu mektupta; “İnsanlarda bulunabilecek her kemâli, her
üstünlüğü, Allahü teâlâ, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine vermişdir...” buyurarak onu
medh etmek için Farsça şu şiiri yazmıştır.
Her letâfet ki, nihân bûd pes-i perde-i gayb
Heme der sûret-i hûb-i tû ıyân sâhte end
Herçi ber safha-i endişe keşed kilk-i hayâl
Şekl-i matbû’i tû zibâter ezân sâhte end
Şiirin mânâsı şöyledir: “Gayb perdesinin arkasında gizlenmiş olan bütün
güzelliklerin hepsini, senin güzel şeklinde meydana çıkarmışlardır. Hayal kalemi
düşünce sayfasına ne yazarsa yazsın, senin o güzel şeklini onlardan daha güzel
yapmışlardır.”
Talebeleri: Muhammed Sâdık; yirmi dört yaşındayken çok az insanın kavuşabileceği
yüksek derecelere kavuşan büyük oğludur. Babasının sağlığında H. 1025’te vefât
etmiştir.
Muhammed Said; yüksek haller, güzel ahlâk ve temiz ameller sâhibi
ikinci oğludur. Aklî, naklî ilimlerde ve tasavvuf bilgilerinde mütehassıs olan
ve babasının husûsî sırlarına, büyük derecelerine, eşsiz kemâlât ve hâllerine
kavuşup onun nûrunu bütün âleme yayan üçüncü oğlu Muhammed Ma’sûm-i Farûkî’dir
(Bkz. Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî).
Bu talebelerinden başka Mîr Muhammed Nu’mân,
Tâhir-i Lâhori, Şeyh Bedîuddîn, Nûr Muhammed Pütnî, Hâmid Bengâli, Şeyh
Müzemmil, Tâhir Bedahşî, Mevlânâ Ahmed Berkî, Seyyid Ahmed-i Bennûrî, Mevlânâ
Kâsım Ali,Mevlânâ Yûsuf Semerkandî, Mevlânâ Muhammed Sâlih Gülâbî ve İmâm-ı
Rabbânî hazretlerinin hayatını, hâllerini, kerâmetlerini ve talebelerini
bildiren Zübdet-tül-Makâmât veya Berekât adıyla meşhur kitabı yazan en yüksek
talebelerinden olan Muhammed Hâşim-i Kişmî gibi binlerce talebe yetiştirmiştir.
Bu talebelerinden herbiri bulundukları yerlerde Ehl-i sünnet îtikâdını, İslâm
ahlâkını ve din bilgilerini yayarak insanları ebedî saâdete kavuşturdular ve
büyük hizmetler yaptılar.
Eserleri:
1. Mektûbât: Bu eseri üç cilt olup, 516 mektubunun toplanmasından meydana
gelmiştir. Kelâm, fıkıh bilgilerini ve tasavvufun mârifetlerini açıklayan uçsuz
bir deryâ gibi eşsiz bir eserdir. Farsça aslı Hindistan ve Afganistan’da, 1972
yılında da Pakistan’da çok mükemmel bir şekilde ikinci ve üçüncü ciltleri bir
arada iki cilt hâlinde basılmıştır. 1885 (H. 1302) yılında Muhammed Murâd-i
Kazânî Mekkî tarafından Dürer-ül-Meknûnât adı altında Arapçaya çevrilerek
basılmıştır.
Daha sonra birinci cildi Türkçeye tercüme edilerek Müjdeci
Mektûblar Tercemesi adı ile İstanbul’da İhlâs A.Ş. tarafından yayınlandı.
Mektûbât’ın ikinci ve üçüncü cildinden de bir kısım mektuplar tercüme edilerek
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye kitabı içinde (108 madde hâlinde) yayınlanmıştır.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin zamanında yaşayan âlimlerden biri şöyle demiştir:
“Kalp ve ruh ilimlerinin mütehassısları ya kitap tasnif ederler veya te’lif
ederler. Tasnif demek, bir ârifin kendine bildirilen ilimleri, sırları,
dereceleri, yazmasıdır. Te’lif ise, başkalarının sözlerini kendine mahsus bir
sıra ile toplayıp yazmasıdır. Tasnif çok zamandan beri dünyâdan kalktı. Yalnız
te’lif kaldı. Fakat İmâm-ı Rabbânî’nin yazıları doğrusu tasniftir, te’lif
değildir.
Ben onun talebesi değilim. Fakat insaf ile söylemek lâzım gelirse,
onun yazılarına çok dikkat ediyorum. İçinde başkalarının sözlerini bulamıyorum.
Hepsi kendi keşifleri, kalbine gelen ilimlerdir. Hepsi de yüksek, makbul, güzel
veİslâm dînine uygundur.”
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle nakleder: “Bütün
yazılarımızı, âhir zamanda gelecek olan hazret-i Mehdî’nin okuyacağı ve hepsini
makbul bulacağı bize bildirildi.” buyurdu.
Son asrın din ve fen ilimlerinde
kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir büyük âlim ve ruh bilgilerinin
mütehassısı, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; “Kur’ân-ı kerîm’den ve
Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerinden sonra en kıymetli kitab İmâm-ı
Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitabıdır.” buyurdu.
2. Redd-i Revâfıd: Şiîleri reddeden bu kitabın Türkçesi Hak Sözün Vesikaları
kitabında bir bölüm olarak İhlâs A.Ş. tarafından yayınlanmıştır.
3. İsbât-ün-Nübüvve: Peygamberlik Nedir? adı ile tercüme edilmiştir.
4. Mebde ve Meâd.
5. Âdâb-ül Mürîdîn.
6. Ta’lîk-ât-ül-Avârif.
7. Risâle-iTehlîliyye.
8. Şerh-i Rubâıyyât-ı Bâkî.
9. Meârif-i Ledünniyye.
10. Mükâşefât-ı Gaybiyye.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kıymetli sözlerinden bir kısmı şöyledir:
“Allahü teâlânın hayırlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!”
“Her işi, dînini seven ve kayıran doğru âlimlerin kitaplarından öğrenmelidir.”
“İyi kimselerle arkadaşlık kurmalı, kötü kimselerle arkadaşlıktan kaçınmalıdır.”
“Mâlâyânî (boş şeyler) ile vakit geçirmek,Allahü teâlâdan uzaklaşmağa
işârettir.”
“İhlâs ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibâdetler gibi kazanç(sevap)
hâsıl eder.”
“Her ibâdeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanlara hakkını
ödemeğe titizlikle çalışmalıdır.”
“Mektûbât” kitabından seçmeler:
Bir din âlimi gençlere din öğreteceği zaman, bunlara önce, İslâm düşmanları ve
câhil kimseler tarafından şırınga edilen, yanlış bilgileri, iftirâları anlayıp,
onların temiz ve körpe kafalarını, bu zehirlerden temizler. Zehirlenen rûhlarını
tedâvi eder. Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, İslâmiyyeti ve meziyetlerini,
faydalarını, emirlerindeki ve yasaklarındaki hikmetlerini, inceliklerini ve
insanlığı saâdete ulaştırdığını, onlara yerleştirir.
Böylece gençlerin rûh
bahçelerinde, dertlere devâ, rûhlara gıdâ olan nefis çiçekler yetişir. Böyle bir
din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları, rûhlara işler.
Sözleri, kalplere tesir eder. Din-i İslâmı hazır lokum gibi yutmak, susuz
kalmışken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinliyebilmek, ancak böyle bir
Allah adamının sunması ile mümkündür (23. mektup).
Bu mektup, Seyyid Ferîd hazretlerine yazılmıştır:
Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazifesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin
yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahü
teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâb versin! Âmin. Kıyâmette
Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır.
Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. (Onların
yolunda gidenlere “Sünnî” denir.) Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve
Eshâbının (rıdvânullahi aleyhim ecma’în) yolunda gidenler, yalnız bunlardır.
Kitaptan, yâni Kur’ân-ı kerîmden ve Sünnetten, yâni hadîs-i şerîflerden
çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan, yalnız bu büyük âlimlerin,
kitaptan ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir.
Çünkü, her bid’at
sâhibi, yâni reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile,
kitaptan ve sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini gölgelemeye,
küçültmeye kalkışıyor. Demek ki, kitaptan ve sünnetten çıkarıldığı bildirilen
her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.
Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdiği doğru îtikâdı açıklamak için,
büyük âlim Tür Püştî hazretleri bir kitap yazmıştır. El-Mu’temed adındaki bu
kitabı çok kıymetlidir ve açık yazılmıştır. Kolayca anlaşılabilir. Toplandığınız
zamanlarda bu kitabı okuyunuz. Fakat, bu kitapta, her bilgi, mantık yolu ile
isbât edilmiş olduğundan uzamış ve genişlemiştir.

Öğrenilmesi ve inanılması
herkese çok lâzım olan bilgileri kısaca anlatan bir kitap olsaydı daha uygun ve
daha faydalı olurdu. Bu arada fakîrin de, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını kısa
ve açık olarak yazmak hâtırıma geldi. Eğer yazmak nasib olursa, size de
gönderirim.
Allah korusun, îtikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmette,
Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. Îtikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa,
tövbe ile ve belki tövbesiz de affolunabilir. Eğer affolunmazsa, Cehenneme girse
bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki işin aslı, temeli, îtikâdı
düzeltmektir.
Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyurdu ki: “Bütün iyi hâlleri ve
buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını kalbimize
yerleşdirmeseler, hâlimi harap, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer, bütün
haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ile
süsleseler, hiç üzülmem”. Allahü teâlâ bizi ve sizi, Ehl-i sünnet îtikâdından
ayırmasın! İnsanların efendisi hürmetine (aleyhissalâtü vesselâm) duâmızı kabul
buyursun! Âmîn.
Lâhor’dan gelen bir talebe, Şeyh Ciyû’nun eski Nahhâs Câmiinde cumâ namazı
kıldığını söyledi. Meyân Refi’üddîn, şeyhin iltifâtına kavuştuktan sonra, kâdı
Şeyh Ciyûn’un, kendi bahçesinde bir câmi yaptırdığını söyledi. Böyle haberleri
işittiğimiz için, Allahü teâlâya hamd olsun!Allahü teâlâ böyle iyi işleri
arttırsın! Saygı taşıyanlarımız, böyle haberleri işitince, çok, hem de pekçok
sevinmekteyiz.
Muhterem Seyyid hazretleri!Bugün, Müslümanlar kimsesiz kaldı. İslâmiyete yardım
için, bugün az birşey vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetli olur. Hangi
tâlihli kimseye bu büyük nîmeti ihsân ederlerse, ona müjdeler olsun. Dînin
yayılmasına, İslâmiyetin kuvvetlenmesine çalışmak, her zaman iyidir ve kim
olursa olsun, böyle çalışan, cihâd sevâbına kavuşur.
Fakat, İslâm düşmanlarının
her yandan saldırdığı bu zamanda, Ehl-i Beyt-i Nebevîden olan siz kahramânların,
yardım etmesi, elbette dahâ iyi, dahâ güzel olur. Çünkü, Allahü teâlâ, İslâmiyet
gibi en büyük nîmetini, kullarına, sizin yüksek ceddiniz ile gönderdi. Sizin
yardımınız, kendi yaptığı şeye yardım etmek olur. Başkalarının yardımı ise böyle
olmaz.
Resûlullah’a (aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdalühâ ve
minettehıyyâtı vetteslîmâti ekmelühâ) tam vâris olabilmek, bu büyük işi yapmakla
olur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâbına buyurdu ki: “Siz, öyle
bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini
yapmaz iseniz, helâk olur, Cehenneme gidersiniz. Sizden sonra öyle Müslümânlar
gelecek ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini
yapabilseler, Cehennem’den kurtulurlar.” İşte bizim zamanımız, o zamandır ve
müjdelenenler de, şimdiki
Müslümânlardır. Fârisî beyit tercümesi:
Saâdet topu, ortaya kondu.
Topu kapan yok, erlere n’oldu?
Bu yakınlarda, melun Guvendval kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. Onun ölümü,
Hindûların burunlarının kırılmasına bir sebeptir. Ne niyetle olursa olsun, niçin
öldürüldüyse öldürülsün, İslâma saldıranların alçalması, Müslümânlar için bir
kazançtır. O kâfir öldürülmeden önce rüyâda, devlet reîsimizin, kâfirlerin
liderlerinin başını kestiğini görmüştüm. Doğrusu, o kâfir, düşmanların önderi ve
kâfirlerin şefleriydi. Allahü teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın! Din ve
dünyânın efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) kâfirlere karşı, bâzan şöyle duâ
buyurdu: “Allahümme şettit şemlehüm ve ferrık cem’ahüm ve harrib bünyânehüm ve
huzhüm ahze azîzin muktedir!”
İslâmiyetin ve Müslümânların yükselmesi, kâfirlerin ve kâfirliğin kıymetten
düşmesine, aşağı olmasına bağlıdır. Allahü teâlâ, zimmîlerden cizye almayı
emreyledi. Onlardan bu vergiyi almak, onları aşağı kılmak içindir. Kâfirler ne
kadar yükselirse, Müslümânlar da, o kadar alçalır. Bu inceliği iyi anlamalıdır.
Çok kimse, bu bağlılığı anlayamıyor. Bu yüzden dinlerini yıkıyorlar. Allahü
teâlâ, Tövbe sûresinin, 73. âyetinde; “Ey sevgili Peygamberim (sallallahü aleyhi
ve sellem)! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, döğüş! Onlara sert davran!”
buyurdu. Kâfirlerle döğüşmek, onlara sert davranmak, dinde zarûrî lâzımdır, yâni
îmânın şartıdır.
Geçen hükûmet zamanında, yayılmış olan kâfirlik alâmetlerinden,
şimdi ötede beride kalmış bulunması, kâfirlere yüz vermeyen bu hükûmet
zamanında, Müslümanlara çok ağır gelmektedir. Bugün, her Müslümanın birinci
vazîfesi, o alçakların kötülüklerini hükûmet adamlarına anlatmaktır ve
alâmetlerinin millet arasından kalkmasına çalışmaktır.
Bu kötü alâmetlerden ötede beride görülmesi, belki de, bunların kötülüğünü
anlamamaktan ileri gelmektedir. Elinizden gelirse, güvendiğiniz din adamlarına
haber yollayınız. Bu kâfirlik alâmetlerini, millete duyursunlar.
İslâmiyetin
emirlerini bildirmek için, hârika işler yapmak, kerâmet sâhibi olmak şart
değildir. Bilenlerin, bilmeyenlere öğretmeleri lâzımdır. Elimde gücüm, kuvvetim
yoktu da, İslâmiyetin yasak ettiği şeylerin kötülüklerini söyleyemedim diyerek,
özr ve bahâne ileri sürmek, kıyâmette insanı azaptan kurtaramayacaktır.
İnsanların en iyileri olan Peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât)
İslâmiyetin emirlerini, yasaklarını bildirirlerdi. Ümmetleri mûcize isteyince;
“Mûcizeleri Allahü teâlâ yaratır. Bizim vazîfemiz O’nun emirlerini
bildirmektir.” buyururlardı. Allahü teâlâ, dilerse ümmetlere merhamet ederek,
inanmaları, saâdete kavuşmaları için, o ânda mûcize yaratırdı.
Her ne olursa
olsun, İslâmiyeti bildirmek, gençlere öğretmek, fâidelerini açıklamak,
düşmanların yalanlarını, iftirâlarını cevaplandırmak elbette lâzımdır. Bilenler,
bildirmezlerse, cezâdan, azaptan kurtulamayacaklardır. Bu vazifeyi yaparken,
fitne çıkarmamaya, dikkat etmelidir. Dikkatle çalışırken, kendine bir sıkıntı
gelirse, bunu nîmet bilmelidir.
Peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât)
Allahü teâlânın emirlerini bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri
işkenceler kalmadı. Onların en üstünü (aleyhim minessalevâti efdalühâ ve
minettehıyyâti ekmelühâ) buyurdu ki: “Hiçbir Peygambere, benim çektiğim eziyet
çektirilmedi.”
Fârisî beyit tercümesi:
Ömür geçti, derdimi anlatmak bitmedi.
Bitireyim artık, gece devâm etmedi.
Vesselâm. (193. mektup)
Kıymetli yavrum! Cenâb-ı Hak, hayırlı işlerinizde yardımcınız olsun!Gençlik
çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmiyet bilgilerini
öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız,
boş şeyler arkasında geçirmemek için ve oyunla, eğlence ile geçirmemek için
uyanık olunuz. (179. mektup)
Copyright © HuzuraDogru Yayinlanma:: 2004-04-18 (1739 Okunma) [ Geri Dön ] |