Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu
köyün toprağı bereketli, ürünü bol, insanları mutluymuş.
Gel zaman, git zaman bu toprak, o kadar köylüye yetmez; sıkıntılar da köylünün
üstünden gitmez olmuş.
Gücü
kuvveti yerinde olanlar çareyi, büyük şehirlere göçmekte bulmuşlar. Güzelim köy,
artık gözü yaşlı ihtiyarlara kalmış.
Büyükler, şehirlere yine kolay alışmış da küçüklerin alışması öyle kolay olmamış.
Hele ailesiyle birlikte büyük şehre göçmek zorunda kalan iki kardeşin. Bir gün
akıllarına bağ-bahçe gelir; bir gün, koyun-kuzu.
Bir gün şırıl şırıl akan dereyi hatırlar; bir başka gün akıllarına gözü yaşlı
bıraktıkları büyükleri gelir, ağlaşırlarmış.
Gel zaman, git zaman bu çocukların babası onlara kırmızı bir bisiklet almış.
Bununla oyalanırlar da belki köyü unuturlar, diye düşünmüş.
Çocuklar da kırmızı bisikleti çok sevmiş doğrusu. Bir iki denemeden sonra büyük
çocuk bisikleti sürmeyi iyice öğrenmiş. Artık, hız bile yapabiliyormuş.
Büyük çocuk kendini öyle kaptırmış ki bu işe, uçarcasına geçiyormuş taşlı
yolları. Gün gelmiş, kalabalığa karışır, arabalarla yarışır olmuş. Gün gelmiş
kuşlar gibi uçtuğunu düşünmüş.
Kuşlar gelince aklına, neden olmasın demiş, göçmen kuşlar yapıyor da ben neden
yapmayayım? Neyi mi yapmayı düşünmüş? Elbette köye gitmeyi canım!
Köye nasıl gidilir, kaç günde varılır, bunları düşünmemiş bile. Kardeşini
bisikletin arkasına aldığı gibi hızla çıkmış sokaklardan. Şehri geride bırakması
da zor olmamış; evleri zaten şehrin kenarındaymış.
Bastıkça pedallara, kuş gibi uçtuğunu düşünmüş. Uçmuş, uçmuş; dağlar tepeler
geçmiş.
Ne kadar yol gittik diye ardına bakınca bir arpa boyu yol gittiklerini anlamış.
Kara kara, ne yapacağını düşünürken bir ağaç dibinde dinlenmeye karar vermiş.
Biraz uyumak istemişler ama ne mümkün? Açlıktan gözlerini bile kapatamamışlar.
Midelerinden gelen sesleri kuşlar bile duymaya başlamış.
Ah kuşlar! Siz ne iyi kalplisiniz böyle. Başından beri onu takip eden bir kuş,
hemen koşmuş, arkadaşlarını yardıma çağırmış. Çocuklar, açlıktan kıvranırken
gökyüzünden bir kuş sürüsünün kendilerine doğru geldiğini fark etmişler.
Kuşlar, çocukların şaşkın bakışları altında, getirdikleri yemekleri ve suyu
oracığa bırakmış ve bir ağacın dallarına konup beklemeye başlamışlar.
Çocuklar yemekleri afiyetle yiyip buz gibi suyu içtikten sonra kuşlara teşekkür
edip yola koyulmak istemişler.
Birden ne olmuş dersiniz? Kuşlar iki kardeşi, bisikletle birlikte kanatlarına
aldığı gibi gökyüzüne çıkarmasınlar mı?
Bulutları yara yara, yıldızlarda dura dura ilerlemişler. Güneş’in selâmını,
Aydede’nin duasını almışlar. Günlerden gecelerden sonra köye ulaşmışlar.
Köy, bildiğiniz gibiymiş. Değişen tek şey, köyün ihtiyarlarının durumuymuş.
Zavallıcıklar, hasretten ve üzüntüden bir deri bir kemik kalmış. Bunlardan biri,
bir kuş sürüsünün, torunlarını getirdiğini görünce şaşkınlıktan ne yapacağını
şaşırmış.
Bir, torunlarına sarılıyor, bir kuşlara teşekkür ediyor; bir, Allah’a
şükrediyormuş. Böylece ne kadar zaman geçmiş bilinmez; veda vaktinin geldiği
anlaşılmış.
Dedeyle torunlar birbirlerine son bir defa daha sarılmışlar. Ve nihayet,
çocuklar kuş kanatları arasında havalanmış. “Yarın yine geliriz!” diyerek bir
kuş gibi süzüle süzüle uzaklaşmışlar.
Bu olaydan sonra çocukların şehre alışması daha kolay olmuş; çünkü onların
“kuşlar” gibi dostları varmış; bir de her gün görüştükleri dedeleri!