Güzel bir bahar günüymüş. Kelebekler uçuşuyor, arılar da çiçekten çiçeğe
konarak bal topluyorlarmış. Ağaçlardaki bin bir renkli çiçekler çoktan dökülüp
en lezzetli meyveler olgunlaşmaya başlamış.
Afacan Nurcan’ın evlerinin arkasında da koskocaman bir kiraz ağacı varmış ki,
gölgesinden neredeyse her taraf kapanacakmış. Kiraz ağacının o kadar tatlı
kirazları varmış o kadar tatlı kirazları varmış ki, çocukların yedikçe yiyesi
geliyor doymak nedir bilmiyorlarmış.
Günlerden güzel bir yaz günüymüş Afacan Nurcan ile küçük kardeşi kiraz ağacının
dışarıya taşan kökleri arasında arabacılık oynuyormuş. Vakit öğleye yaklaştıkça,
iki kardeşin de karınları acıkıp guruldamaya başlamış.
Nurcan bir kardeşine bakmış bir de gölgesinde oyun oynadıkları kiraz ağacının
kınalı kınalı kirazlarına; derken aklına yine afacan bir fikir gelmiş:
- Kardeşim, seninle kiraz ağacına çıkalım mı?
Kardeşi biraz tedirgin olmuş ama o da kınalı, kınalı kirazları görünce
dayanamamış:
- Çıkalım ama sakın babama söyleme; düşeriz diye bize çok kızar sonra.
Afacan Nurcan söz vermiş:
- Ben söylemem. Ama önce merdiveni getirmeliyiz. Kiraz ağacının gövdesi çok uzun
yetişemeyiz.
İki kardeş gidip küçük bir merdiven getirerek, ağaca güzelce yaslamışlar. Afacan
Nurcan kiraz ağacına çıkmak için çok sabırsızlanıyormuş ve önce kendisi çıkmak
istemiş.
Kardeşi itiraz etmiş:
- Hayır ben küçüğüm önce beni çıkar!
Afacan Nurcan ise kardeşinin söylediklerine aldırış bile etmemiş. Nasıl etseymiş
ki, kınalı kınalı kirazlar sanki “gel de bizi ye, biz çok sulu ve de tatlı
kirazlarız” diyorlarmış.
Derken iki kardeş ağaca çıkmışlar; Afacan Nurcan, kardeşinin yüksek dallara
çıkmasına izin vermemiş:
- Sen gövdeye yakın bir yerde otur ben sana kiraz vereceğim.
Kardeşi pek ikna olmak istemese de yükseğe çıkamayacağı için mecburen kabul
etmiş. Afacan Nurcan ise şöyle kirazları bol olan bir dal seçip kınalı kınalı
kirazları afiyetle yemeye başlamış.
Tabiî ara sıra kardeşine de veriyormuş ama kirazlar o kadar tatlı, o kadar sulu
ve de o kadar kırmızıymış ki, bazen kardeşini unuttuğu da oluyormuş. Artık iyice
karınlarını doyurmuşlar. Tam ağaçtan inecekler ki bir de ne görsünler? Nazire
Nine âniden gelivermesin mi! Nurcan’ın eli ayağına dolaşmış:
- Eyvah! Şimdi nineme ne diyeceğiz; üstelik de kiraz ağacına kimsenin haberi
olmadan, izinsiz çıkmıştık!
Nazire Nine ağaçta telaşlanan torunlarını görünce çok şaşırmış, içinden, “ Hay
Allah, çocuklar düşmeseler bari” diye geçirmiş ve torunlarına seslenmiş:
- Evladım hiç telaş etmeyin, yaklaşın da sizi indireyim.
İki kardeş çaresiz ağacın gövdesine yaklaşmışlar. Nazire Nine, Afacan Nurcan ve
kardeşini ağaçtan
indirmiş, sonra da iki torununu karşısına alıp nasihat etmiş:
- Dinleyin benim akıllı yavrularım, eğer büyüklerinizin haberi olmadan ağaca
çıkarsanız, Allah korusun düşerseniz, bizim de haberimiz olmaz ve size yardım
edemeyiz.
Sakın ailenizin haberi olmadan hiçbir işe kalkışmayın sonunda çok pişman
olursunuz. Yaptığınız her işten ailenizi haberdar ederseniz, sizi uyarıp yanlış
işler yapmanıza mani olurlar, e mi benim güzel yavrularım!
Afacan Nurcan ve küçük kardeşi de ninelerine söz vermiş:
-Peki nineciğim, bir daha büyüklerimizin haberi olmadan kendi başımıza hiçbir
işe kalkışmayız…