Bir varmış, bir yokmuş. Kuşların içinde hem görünüşü hem de sesiyle ünlü bir
bülbül varmış. Adı Sarı Bülbül’müş. Sarı Bülbül, güllerin aşkıyla yanar, nerede
bir gül görse etrafında dönermiş. Hergün sabah erkenden kalkar, gül dalında
güzel şarkılar söylermiş.
Bir gün;
- Başkalarının bahçelerine gideceğime kendim bir gül bahçesi yetiştireyim, diye
düşünmüş.
Çok kısa zamanda düşündüğünü gerçekleştirmiş. Sahipsiz ve ıssız bir dağı gül
bahçesine çevirmiş bir yılda. O dağın adı da Gül Dağı olmuş. Artık sabah akşam
güllerin arasında geziyor, en güzel şarkılarını neşeyle söylüyormuş. Gökkuşağı,
gökyüzünden bakıp da rengârenk gülleri görünce şaşırıp kalıyormuş. Sonra da
kendi kendine;
- Allah Allah! Ben sadece gökyüzünde gökkuşağı olur zannediyordum. Yeryüzünde
olanı da yeni gördüm, diyormuş.
Gel zaman, git zaman Gül Dağı’nın güzelliği dillere destan olmuş. Oralardan her
geçen kısa süre de olsa şöyle bir uğruyormuş. Bir gece Kara Cadı da kara
kanatlarını açarak gelmiş oraya. Gördüğü güzellikler karşısında çok kızmış.
-Benim olduğum bir yerde nasıl böyle bir güzellik olur! Bütün güller uyusun,
dikenleri mızrak gibi büyüsün, deyip kara kanatlarıyla şöyle bir geçmiş Gül
Dağı’nın üzerinden.
En güzel şarkılarını söylemek için sabah erkenden kalkan Sarı Bülbül, gördükleri
karşısında şaşırıp kalmış. O günden sonra ne bülbülün sesini duyan ne de
güllerin güzelliğini gören olmuş.
Kötü haber çabuk duyulur, derler. Bu haberi ilk duyan da Sevgi Perisi olmuş. Bir
sabah uçtuğu gibi gelmiş Gül Dağı’na. Araya araya Sarı Bülbül’ü bir dikenin
üzerinde ağlarken bulmuş.
Sarı Bülbül olup bitenleri anlatmış. Sevgi Perisi’nin gözlerinden inci
güzelliğinde yaşlar dökülmüş. Yaşların döküldüğü yerdeki dikenlerin yok olduğunu
gören bülbül çok sevinmiş. Bunun üzerine Sevgi Perisi;
- Bülbül kardeş, bütün dikenleri yok etmeye ne benim göz yaşlarım yeter ne de
pınarların suları. Bunun başka bir yolu var ama yapmak çok zor...
Sarı Bülbül, kanatlarına sarılıp yalvarmış Sevgi Perisi’ne;
- Ne olursun söyle çaresini! Bu uğurda canımı vermeye hazırım. Ben güller
olmadan yaşayamam!..
Sevgi Perisi anlatmaya başlamış;
- Kafdağı’nda bir Sevgi Denizi vardır. O denizin suyundan getirip güllerin
üzerine dökersek dikenler yok olur. Güller de eski hâline gelir. Ama o kadar
suyu getirmek kolay değil. Ancak güneşin ve rüzgârın yardımıyla olur bu iş.
Sevgi Perisi bunları söyler söylemez Sarı Bülbül deli gibi uçmaya başlamış
güneşe doğru. Bir yandan ağlıyor, bir yandan uçuyormuş. İyice yaklaşınca güneş;
- Ey güzel bülbül, daha fazla yaklaşma yanarsın! Ne derdin varsa söyle de
yardımcı olalım, demiş.
Sarı Bülbül de anlatmış Sevgi Perisi’nin söylediklerini. Güneş üzülmüş bütün
olanlara.
- Tamam canını sıkma. Ben şimdi ışıklarımı Sevgi Denizi’ne gönderir, suyunu
buharlaştırırım. Onlar bulut hâline gelince de rüzgâr kardeşe söylerim. O da
bulutları getirir Gül Dağı’na, demiş.
Sarı Bülbül büyük ümitlerle Gül Dağı’na dönmüş ve beklemeye başlamış. Bir saat,
iki saat beklemiş ama ne gelen ne giden olmuş. Bu arada yorgunluktan
uyuyakalmış. Yavaşça yağan bir yağmurun ve hafifçe esen bir rüzgârın sesiyle
kendine gelmiş.
Kendine gelir gelmez hem sevinmiş hem de şaşırmış. Çünkü koca koca dikenler,
yağmur taneleri üzerlerine düştükçe küçülmeye başlamış. Hatta kısa zaman sonra
hiç diken kalmamış.
Gül Dağı eskisinden daha güzel olmuş. Onu görmek için daha çok gelip giden
oluyormuş. Tabii Sarı Bülbül de eski neşesine kavuşmuş ve güzel şarkılar
söylemeye başlamış;
“Güle can ver,
Bülbül ol güle can ver.
Gül senden can isterse,
Sen güle güle can ver.”
Gül Dağı’nın eskisinden daha güzel olduğunu ve Sarı Bülbül’ün neşeyle şarkı
söylediğini gören Sevgi Perisi de çok mutlu olmuş. Benim bu masalı yazdığımı
görünce gelip kulağıma;
- Masalcı kardeş, güllere en çok benzeyen varlıklar çocuklardır. Aman dikensiz
olmaya çok dikkat etsinler, diye fısıldadıktan sonra bana binlerce gül verdi.
Ben de o gülleri annelerinize verdim, gül yanaklarınıza takmaları için...